BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL....
ŞEHİR TİYATROSU YAHYA KEMAL'İ NİÇİN ÖPTÜ?
Değerli şair Orhan Alkaya, ihtiyati tedbirler doğrultusunda, alevilerin tiyatro yakmasından korktuğunu iddia ederek "YEDİTEPELİ AŞK" adlı oyunu repertuardan kaldırtmıştı. Halkın sağlığı düşünülerek alınmış olan bu tedbir üzerine Milliyet gazetesinin haberi yalanlanmış, genel sanat yönetmeni, "ben tiyatro yakarlar demedim" diye beyanat vermişti.
Aynı tarihlerde belediyenin sanat danışmanı Kenan Işık, oyunun faşizan öğeler içerdiğini buyurarak, yasaklanması gerektiğini söylemişti. Tüm bu rezillikler yaşanmadan önce genel sanat yönetmenin bir oyuncuyu odasına çağırarak rapor almasını ve bu oyuncunun oyundan ayrılmasını teklif ettiği , sansürün kılıfını bu rapora uydurmayı tasarladığı rivayet edilir.
Yeditepeli Aşk, Alevi sansürü olarak kılıflanadursun, bu kez de kariyerlerinde son derece ilkeli bir duruş sergileyen Toron Karacaoğlu ile Engin Uludağ gibi iki ustaya nasıl bir sansür uygulandığını biliyor musunuz? Muhsin Ertuğrul'un çocukları olan ustalarımız, Yahya Kemal'in anısına sahnelenen ve usta şairin yaşamından ve eserlerinden kesitlerden oluşan "KENDİ GÖK KUBBEMİZ" adlı eserinin gala gecesinde, oyuna yarım saat kala yeni bir sansür olayıyla karşı karşıya kalırlar.
Artık içkili yapılan galalar, bu kez şiirsiz geçecektir. Emir büyük yerdendir.
Şair Orhan Alkaya'nın emriyle, gala gecesinde, Yahya Kemal'in 26 Ağustos adlı dörtlüğünün yasaklanması emredilmiştir.
Yasaklanması emredilen sözkonusu dörtlük şöyledir:
"Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi, Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi, Ta ki, yükselen ezanlarla müeyyed namın Galib et, çünkü bu son ordusudur İslamın."
Şiirde Yahya Kemal'in sözünü ettiği ordu, 26 Ağustos'ta Yunan kuvvetlerine karşı saldırıya geçen Türk ordusu için yazılmış bir dua-şiirdir. O dönemde kurtuluşu için savaşan tek İslam kuvveti Anadolu'daki kuvvetlerdir.
Ayrıca içeriği ne olursa olsun, içeriğine katılalım ya da katılmayalım , bir sanat eserinin yasaklanması, özellikle repertuara alındıktan sonra kırpılıp, yıldız yapılması, ayıptır, günahtır.
Şu andaki belediye sanat danışmanı Kenan Işık'ın genel sanat yönetmeni olduğu dönemde başlayan ve o günden bu yana ara ara oynanan oyunda okunan dörtlüğün birden yasaklanıvermesi pek manidardır.
Orhan Alkaya, ya Kenan Paşa'dan korkmuş, ya eski tiyatrosundaki komşularından (orduevi) çekinmiş, ya da Yeditepeli Aşk'ta Alevilerin tiyatro yakmasından ürktüğü gibi, bu kez Sıvas olaylarının rücu etmesinden pısmış olmalı !
Kendisine bu konuda soru soranlara da, gidin Engin Uludağ ile konuşun demek işin kolayına kaçmak olmalı. Engin Uludağ gibi dirayetli, deneyimli bir yönetmen, Ersin Umulu gibi ilk rejisini yapan bir kişinin tuzağına düşmeyecektir tabi ki! Hocamız kamuoyunda mutlaka gerekli cevabı verecektir.
Şimdi, Orhan Alkaya gibi duyarlı bir şairden beklenen bir davranış, bu sansürü Milliyet yanlış manşet atmadan (!) doğru biçimde açıklamaktır.
Hazır Kültür Bakanımız bile Nazım Hikmet'i seviyorken, bayram değil seyran değil Şehir Tiyatrosu Yahya Kemal'i birden bire neden öptü?
5 Mart 2009 Perşembe
18 Ocak 2009 Pazar
" KEL ŞARKICI ERGENEKON'DA!"
Eugene Ionesco'nun "Kel Şarkıcı" adlı oyunu absürd tiyatronun ilk ve önemli örneklerinden biridir. Orada Mr. ve Mrs. Smith, uzun bir sorgulamadan sonra birbirlerinin aslında karı koca olduğunu anlarlar.
1950'lerde yazılan ve kimilerince abartılı mizah olarak adlandırılan , absürd bulduğumuz, garipsediğimiz bu sahnenin bir gün Türkiye'de yaşanacağı aklınıza gelir miydi? Hem de 50 yıl sonra!
Bugün okudunuz mu gazetede? Adam bilgisayarda pornosunu seyrettiği kişiyi karısı sanıyor ve sorgusuz sualsiz öldürüyor. Belki de her gece koynunda yatan kadınla gerçekten sevişmediği için, o kadını tanıyamamış. Bilgisayar başında becerdiği kadınla, koynunda yatan kadını ayrımsayamamış!
Absürd tiyatro örneği mi? Değil tabi ki! İnsan bıçaklamadan önce, pornoyla gerçeği karşılaştırmaz mı? Karşılaştırmaz tabi ki! Oysa, okulda İngilizce öğrenirken bile, compare and contrast diye bir kavramdan sözederdi hocalarımız. Farklılıkları ve benzerlikleri tanı. Karını, pornocuyla karşılaştır. Öldürmeden, sorgula. Sen, o musun de? Ya da soruyu tersten sor: Yıllardır karımsın, seni niye tanıyamamışım de!
Şaşıracaksınız ama araştırmacı gazeteci kimliğimle olayın kaynağını şıp diye buluverdim: ERGENEKON!
Şimdi bakın, sağcısı da solcusu da, ulusalcısı da marksisti de, Nurseli İdiz'i de Seyhan Soylu'su da Ergenekon ya,belki koynunuzda yatan adam gizli bir örgüt üyesi ya da derinden sevdiğiniz kadın derin devlet! Paşasıyla mafyasını ayıramazken, pornodaki kadınla yatağımızdaki yüz yıllık eşi nasıl ayıracağız?
Daha bunlar iyi günlerimiz! Öyle yabancılaşıp,cadı avıyla Kel Şarkıcılara dönüştürülüyoruz ki, birgün kendimizden de şüpheleneceğiz. Aslında ben bilgisayarda kendimle seviştim deyip, cinnet geçireceğiz. Kendimizi çamaşır ipine asarken,arkamızda kalan çamaşırlar; "ulan adam yıllarca bizi giydi ama bok herifin tekiymiş meğer" diye hayıflanarak, kurutemizlemeciye ifade vermeye gidecekler.
Eugene Ionesco'nun "Kel Şarkıcı" adlı oyunu absürd tiyatronun ilk ve önemli örneklerinden biridir. Orada Mr. ve Mrs. Smith, uzun bir sorgulamadan sonra birbirlerinin aslında karı koca olduğunu anlarlar.
1950'lerde yazılan ve kimilerince abartılı mizah olarak adlandırılan , absürd bulduğumuz, garipsediğimiz bu sahnenin bir gün Türkiye'de yaşanacağı aklınıza gelir miydi? Hem de 50 yıl sonra!
Bugün okudunuz mu gazetede? Adam bilgisayarda pornosunu seyrettiği kişiyi karısı sanıyor ve sorgusuz sualsiz öldürüyor. Belki de her gece koynunda yatan kadınla gerçekten sevişmediği için, o kadını tanıyamamış. Bilgisayar başında becerdiği kadınla, koynunda yatan kadını ayrımsayamamış!
Absürd tiyatro örneği mi? Değil tabi ki! İnsan bıçaklamadan önce, pornoyla gerçeği karşılaştırmaz mı? Karşılaştırmaz tabi ki! Oysa, okulda İngilizce öğrenirken bile, compare and contrast diye bir kavramdan sözederdi hocalarımız. Farklılıkları ve benzerlikleri tanı. Karını, pornocuyla karşılaştır. Öldürmeden, sorgula. Sen, o musun de? Ya da soruyu tersten sor: Yıllardır karımsın, seni niye tanıyamamışım de!
Şaşıracaksınız ama araştırmacı gazeteci kimliğimle olayın kaynağını şıp diye buluverdim: ERGENEKON!
Şimdi bakın, sağcısı da solcusu da, ulusalcısı da marksisti de, Nurseli İdiz'i de Seyhan Soylu'su da Ergenekon ya,belki koynunuzda yatan adam gizli bir örgüt üyesi ya da derinden sevdiğiniz kadın derin devlet! Paşasıyla mafyasını ayıramazken, pornodaki kadınla yatağımızdaki yüz yıllık eşi nasıl ayıracağız?
Daha bunlar iyi günlerimiz! Öyle yabancılaşıp,cadı avıyla Kel Şarkıcılara dönüştürülüyoruz ki, birgün kendimizden de şüpheleneceğiz. Aslında ben bilgisayarda kendimle seviştim deyip, cinnet geçireceğiz. Kendimizi çamaşır ipine asarken,arkamızda kalan çamaşırlar; "ulan adam yıllarca bizi giydi ama bok herifin tekiymiş meğer" diye hayıflanarak, kurutemizlemeciye ifade vermeye gidecekler.
7 Ocak 2009 Çarşamba
ELLE ŞİFA,MAİLLE PSİKOLOJİ DAĞITILIR!
O TOKATI BEN DE ATABİLİRDİM
Amerika'da eğitimimi tamamlayıp Türkiye'ye geldiğim ve Dr.Stress programıyla çoook ünlü olduğum günlerden birinde kapım çaldı.
Kapının deliğinden gördüğüm hanımı, evde yemek pişirirken tereyağ ya da soğanı biten ya da mikseri kırılan komşum sandığım için kapıyı açtım. Zaten enerjisiyle kapının deliklerinden sığmayıp, içeri fırlayan bir hanımefendiydi Aniden evimdeki koltuğa zıpladı. Ben Psikolog Alanur Özalp'im dedi.
Önce bunun bir kamera şakası olduğunu sandım. Sonra problemli bir çocukluk yaşadığım zamanlarda beni ısrarla Prof. Günseli Koptagel'e gönderen annemle babamın ergenlik bonusu diye düşündüm
Alanur Hanım'ın derdi, evde soğan kalmaması ya da mikserin bozuk olması değil, onu televizyona çıkarmamdı.
Mikserini programda tamir edecekti.
Olay Early 90's larda geçtiği için; o zaman medyanın ne menem bişey olduğunu tam olarak çözememiştim. Sonra Alanur Hanım'ın adı, mankenler, türkücüler, ünlü ve zengin adamların sevgililerini geçmişti. Hangi programı açsam, stüdyo kapısının deliğinden fırlıyordu.
Televizyonu açamaz olmuştum. Bir psikolog izlerken bir psikolojinin bozulması, ne demektir, anlayamaszsınız.
Bir yandan deprem oluyor, öte yandan Ahmet Mete Işıkara konuşuyor gibi bişey!.
Televizyonumu satmayı düşündüm,yetmeyince evimi taşıdım. Tam sağlığıma kavuşmuştum ki, spam mailler akmaya başladı: Bilgisayarımdan bir virüs sızıyordu. "Anksiyeteye çözüm bulunur", "stresiniz eritilir",
"manik depresiflerin manyaları çözülür"! İmza Alanur Özalp.
Alanur Hanım'a derhal mail attım. Lütfen psikolojinizin reklamını yapmayınız çok fenna oluyorum dedim. Sağolsun, anlayışla karşıladı. Tek tük de olsa spam'ler devam etti ama anladım ki, o mailler tek tuşla 100 milyon adet mail atan aygıtlardan gönderilmiş.
Alanur Hanım, bugün Petek Dinçöz'ün programında tokat yedi. Elle şifa dağıtan bir hanıma "şarlatan" demiş! Sen, maille şifa dağıtırken oluyor da, elalem elle şifa dağıtsa ne olur?
Tokat yemeden önceki son cümlesi, "Bu bilime aykırıdır, " olmuş. Bilgisayarda bilim reklamı yapan birinin, bilime aykırılıktan sözetmesi tuhafıma gitti. Tam da Hande Ataizi'nin çanta saldırısının üzerine, bu tokat beni gerdi. Anlaşılan, memleketimizde ekomomik krizin ardından, savaş havası da esecekti! Belki elle şifa dağıtan kadın, tokat atarak, şifa dağıtacağını ve Alanur Hanım'ı iyileştireceğini sanmıştır, kimbilir.
Alanur Hanım'ı birkaç programda ağırlayacak kadar kafayı yemiş olsaydım, o tokadı ben de atabilirdim. Evimin kapısını kilitledim, bilgisayarıma ek bir virüs programı kurdum.
Koruma altındayım ve şimdilik çok şükür sağlıklıyım!
Kendimi çok kötü hisedersem, elle şifa dağıtan hanımdan yardım rica edebilirim.
Amerika'da eğitimimi tamamlayıp Türkiye'ye geldiğim ve Dr.Stress programıyla çoook ünlü olduğum günlerden birinde kapım çaldı.
Kapının deliğinden gördüğüm hanımı, evde yemek pişirirken tereyağ ya da soğanı biten ya da mikseri kırılan komşum sandığım için kapıyı açtım. Zaten enerjisiyle kapının deliklerinden sığmayıp, içeri fırlayan bir hanımefendiydi Aniden evimdeki koltuğa zıpladı. Ben Psikolog Alanur Özalp'im dedi.
Önce bunun bir kamera şakası olduğunu sandım. Sonra problemli bir çocukluk yaşadığım zamanlarda beni ısrarla Prof. Günseli Koptagel'e gönderen annemle babamın ergenlik bonusu diye düşündüm
Alanur Hanım'ın derdi, evde soğan kalmaması ya da mikserin bozuk olması değil, onu televizyona çıkarmamdı.
Mikserini programda tamir edecekti.
Olay Early 90's larda geçtiği için; o zaman medyanın ne menem bişey olduğunu tam olarak çözememiştim. Sonra Alanur Hanım'ın adı, mankenler, türkücüler, ünlü ve zengin adamların sevgililerini geçmişti. Hangi programı açsam, stüdyo kapısının deliğinden fırlıyordu.
Televizyonu açamaz olmuştum. Bir psikolog izlerken bir psikolojinin bozulması, ne demektir, anlayamaszsınız.
Bir yandan deprem oluyor, öte yandan Ahmet Mete Işıkara konuşuyor gibi bişey!.
Televizyonumu satmayı düşündüm,yetmeyince evimi taşıdım. Tam sağlığıma kavuşmuştum ki, spam mailler akmaya başladı: Bilgisayarımdan bir virüs sızıyordu. "Anksiyeteye çözüm bulunur", "stresiniz eritilir",
"manik depresiflerin manyaları çözülür"! İmza Alanur Özalp.
Alanur Hanım'a derhal mail attım. Lütfen psikolojinizin reklamını yapmayınız çok fenna oluyorum dedim. Sağolsun, anlayışla karşıladı. Tek tük de olsa spam'ler devam etti ama anladım ki, o mailler tek tuşla 100 milyon adet mail atan aygıtlardan gönderilmiş.
Alanur Hanım, bugün Petek Dinçöz'ün programında tokat yedi. Elle şifa dağıtan bir hanıma "şarlatan" demiş! Sen, maille şifa dağıtırken oluyor da, elalem elle şifa dağıtsa ne olur?
Tokat yemeden önceki son cümlesi, "Bu bilime aykırıdır, " olmuş. Bilgisayarda bilim reklamı yapan birinin, bilime aykırılıktan sözetmesi tuhafıma gitti. Tam da Hande Ataizi'nin çanta saldırısının üzerine, bu tokat beni gerdi. Anlaşılan, memleketimizde ekomomik krizin ardından, savaş havası da esecekti! Belki elle şifa dağıtan kadın, tokat atarak, şifa dağıtacağını ve Alanur Hanım'ı iyileştireceğini sanmıştır, kimbilir.
Alanur Hanım'ı birkaç programda ağırlayacak kadar kafayı yemiş olsaydım, o tokadı ben de atabilirdim. Evimin kapısını kilitledim, bilgisayarıma ek bir virüs programı kurdum.
Koruma altındayım ve şimdilik çok şükür sağlıklıyım!
Kendimi çok kötü hisedersem, elle şifa dağıtan hanımdan yardım rica edebilirim.
4 Ocak 2009 Pazar
" BUGÜN YEDİTEPELİ AŞK, YARIN..."
1978 yılında Şehir Tiyatroları'nda izlediğim, rahmetli Nüvit Özdoğru'nun yönettiği " Yarın Bütün Dünya" oyunuyla tiyatroya sevdalanmıştım. Oyun, küçük çocukların beyinlerinin nasıl yıkandığını ve küçük faşistlere dönüştüğünü anlatıyor ve "bugün Almanya, yarın bütün dünya" diye bitiyordu.
3 Ocak 2009'da İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yön. Orhan Alkaya'nın "Yedi Tepeli Aşk" adlı oyunu sansürlediğini duyunca, "bugün Yedi Tepeli Aşk, yarın bütün oyunlar" diyesim geldi.
Bu sansür, çiçeği burnunda genel sanat yönetmeninin ilk uygulaması değil. Daha önce "Leonce ile Lena"daki ateist göndermelerin tırpanlandığını duymuştum. Geçen yıl kurumda konuk olarak yönettiğim "Geçmişten Gelen Kadın" ın cinsel öğeler içermesinden dolayı, iyi eleştiriler almış olmasına rağmen programa alınmadığı da söyleniyordu.
3 Ocak tarihli Milliyet Gazetesi'nde "Tiyatroda Alevi tartışması " başlığıyla basına taşınan haberin ardında bambaşka şeyler var: Sözümona Aleviler oyundaki bir hikayeye tepki göstermişmiş de, oyun kaldırılmışmış da, Orhan Bey tiyatronun yakılmasından korkmuşmuş! Bir genel sanat yönetmeni, tehdit alsa bile, tiyatrosunun yakılmasından ürktüğünü söylüyorsa, bu davranışıyla, bilerek ya da bilmeyerek adeta tiyatroyu hedef göstermiş olmaz mı? Alevi vatandaşlarımız, yine Alevi kökenli bir yazarımızın yazdığı bir öyküyü tersten okumayacakları gibi, tiyatro yakmayacak kadar bilinçlidirler.
Olay tamamen farklı: Bu deneysel öykü tiyatrosunun yenilikçi yönetmeni Ersin Umulu, çalışmalarına yön vermesi açısından fuayeye bir defter koyar. Bu deftere bir izleyici, "Yedi Ağlı Don" adlı oyunu müstehcen bulduğunu yazar, yavaş yavaş oyun üzerinde mahalle baskısı oluşur, Belediye Danışmanı Kenan Işık bir matineyi basar. Herkes şaşkınlık içindedir çünkü belediye danışmanının belediye tiyatrosuna uğraması ve oyun izlemesi olağanüstü hal ilan edildiğinin bir göstergesidir! Oyuncular Kenan Işık'ın doğal olarak kendi yaptığı rejiler dışındaki rejileri beğenmeyeceği için, salondan tttt tttt sesleri duymayı beklemektedirler. Ancak zamanla tttt'lar inlemelere dönüşür. Bu arada Kenan Bey'in bol bol telefon mesajı çektiği, telefonla oynaştığı da gözden kaçmaz.
( Muhsin Ertuğrul tiyatrosu gibi Şehir Tiyatrolarında Muhsin Hocanın ruhu yıkılmamış olsaydı, Belediye Danışmanlarının Muhsin Hoca'nın tiyatroda fındık fıstık yenmemesiyle ilgili duymasını isterdim. Bu sözleri tiyatroda cep telefonu yenmemeli diyerek, 2009 Türkiye'sine uyarlayacak kadar akıllıdırlar nasılsa . )
Kenan Işık, oyun süresince, çevresindekilere de, "bu oyun faşist, değil mi?" diye sorar. (Kadınların yazdığı öykülerin kadınları aşağıladığını söyleyerek yerel seçim propagandası yapar ama o gün yandaş bulamaz. Orhan Alkaya nasıl " tiyatro patlayacak" diyerek birilerinin aklına birşeyler getiriyorsa, Kenan Işık da aynı yöntemi dener. ) O günkü izleyiciler Kenan Işık'a ne kadar "yooooo" dese de, sanırım defterdeki mahalle baskısı sonucu, oyunun yasaklanmasını talep eder ve alt makamlara, yani genel sanat yön.'e bunu tebliğ eder. ( Kenan Işık, Devlet Tiyatrolarında mahalle baskısı gördüğü zaman, bir sanatçı olarak onun yanındaydım. Ama ne yazık ki, bugünleri de gördüm. )
Milliyet Gazetesine "Alevi baskısı" diye taşınan olay, belediyenin seçimlerden önce, tiyatro nedeniyle, yandaşlarını kaybetme korkusundan ibarettir. Bugüne kadar tiyatro yakmayı aklından bile geçirmeyen bir kesim, sahnede söylenen sözlerle değil, asıl bu demeçle, aşağılanmıştır. Türkiye'de yakılan, bombalanan, yıkılan tiyatroların çoğu, arazi mafyalarının işidir. Genel Sanat Yön. daha geçen yıl yıkılan Muhsin Ertuğrul tiyatrosunun arkasında durmazken, birdenbire neden binalara sahiplenme gereği duymuştur. Doğrusu, anlamak çok zor!
Milliyet Gazetesi'ni okuduktan sonra, "sözlerim çarpıtıldı" diyerek basın bülteni yazan tiyatro yöneticileri, Alevilerin üzerinden, sansürü aklamaya çalışmaktadır. İzleyiciler tarafından çok beğenilen bir oyunu, sadece birkaç izleyicinin seyirci defterine karaladığı birkaç cümle yüzünden yasaklamak, demokrat Orhan Alkaya'ya yaraşmaz! Oyun yasaklarken üzülme taklidi yapmak ise, iyi bir göstermeci tiyatro örneğidir, başka da birşey değildir.( Hem ağlarım hem giderim der gelinler! Ağlıyorsan, gidersin. Ağlayarak, oyun yasaklamazsın. )Kaldı ki, oyunu repertuara alırken demokrat olup, kaldırırken başkalarının arkasına sığınmak ve Şehir Tiyatrosu yönetmenlerini ortak bir karar için siper etmek hiç yakışmaz!
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Hamlet" (Çünkü ensest var.)
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Vişne Bahçesi (Çünkü toplumu sınıflandırıyor )
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Nora (Çünkü aileyi yıkıyor. )
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Üç Kuruşluk Opera (Çünkü içinde orospular var. )
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın seçimler, seçimlerden sonra olası kadro değişiklikleri için kendini koruma yöntemleri,hafif demokrat olup, sansürü demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıymış gibi göstererek oyunu faşizan ilan etme çabaları, koltuklar, koltuklar, koltuklar."( Bu koltuklar tiyatro koltukları değil tabi! Evdeki koltuk takımları da değil tabi. )
1978 yılında Şehir Tiyatroları'nda izlediğim, rahmetli Nüvit Özdoğru'nun yönettiği " Yarın Bütün Dünya" oyunuyla tiyatroya sevdalanmıştım. Oyun, küçük çocukların beyinlerinin nasıl yıkandığını ve küçük faşistlere dönüştüğünü anlatıyor ve "bugün Almanya, yarın bütün dünya" diye bitiyordu.
3 Ocak 2009'da İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yön. Orhan Alkaya'nın "Yedi Tepeli Aşk" adlı oyunu sansürlediğini duyunca, "bugün Yedi Tepeli Aşk, yarın bütün oyunlar" diyesim geldi.
Bu sansür, çiçeği burnunda genel sanat yönetmeninin ilk uygulaması değil. Daha önce "Leonce ile Lena"daki ateist göndermelerin tırpanlandığını duymuştum. Geçen yıl kurumda konuk olarak yönettiğim "Geçmişten Gelen Kadın" ın cinsel öğeler içermesinden dolayı, iyi eleştiriler almış olmasına rağmen programa alınmadığı da söyleniyordu.
3 Ocak tarihli Milliyet Gazetesi'nde "Tiyatroda Alevi tartışması " başlığıyla basına taşınan haberin ardında bambaşka şeyler var: Sözümona Aleviler oyundaki bir hikayeye tepki göstermişmiş de, oyun kaldırılmışmış da, Orhan Bey tiyatronun yakılmasından korkmuşmuş! Bir genel sanat yönetmeni, tehdit alsa bile, tiyatrosunun yakılmasından ürktüğünü söylüyorsa, bu davranışıyla, bilerek ya da bilmeyerek adeta tiyatroyu hedef göstermiş olmaz mı? Alevi vatandaşlarımız, yine Alevi kökenli bir yazarımızın yazdığı bir öyküyü tersten okumayacakları gibi, tiyatro yakmayacak kadar bilinçlidirler.
Olay tamamen farklı: Bu deneysel öykü tiyatrosunun yenilikçi yönetmeni Ersin Umulu, çalışmalarına yön vermesi açısından fuayeye bir defter koyar. Bu deftere bir izleyici, "Yedi Ağlı Don" adlı oyunu müstehcen bulduğunu yazar, yavaş yavaş oyun üzerinde mahalle baskısı oluşur, Belediye Danışmanı Kenan Işık bir matineyi basar. Herkes şaşkınlık içindedir çünkü belediye danışmanının belediye tiyatrosuna uğraması ve oyun izlemesi olağanüstü hal ilan edildiğinin bir göstergesidir! Oyuncular Kenan Işık'ın doğal olarak kendi yaptığı rejiler dışındaki rejileri beğenmeyeceği için, salondan tttt tttt sesleri duymayı beklemektedirler. Ancak zamanla tttt'lar inlemelere dönüşür. Bu arada Kenan Bey'in bol bol telefon mesajı çektiği, telefonla oynaştığı da gözden kaçmaz.
( Muhsin Ertuğrul tiyatrosu gibi Şehir Tiyatrolarında Muhsin Hocanın ruhu yıkılmamış olsaydı, Belediye Danışmanlarının Muhsin Hoca'nın tiyatroda fındık fıstık yenmemesiyle ilgili duymasını isterdim. Bu sözleri tiyatroda cep telefonu yenmemeli diyerek, 2009 Türkiye'sine uyarlayacak kadar akıllıdırlar nasılsa . )
Kenan Işık, oyun süresince, çevresindekilere de, "bu oyun faşist, değil mi?" diye sorar. (Kadınların yazdığı öykülerin kadınları aşağıladığını söyleyerek yerel seçim propagandası yapar ama o gün yandaş bulamaz. Orhan Alkaya nasıl " tiyatro patlayacak" diyerek birilerinin aklına birşeyler getiriyorsa, Kenan Işık da aynı yöntemi dener. ) O günkü izleyiciler Kenan Işık'a ne kadar "yooooo" dese de, sanırım defterdeki mahalle baskısı sonucu, oyunun yasaklanmasını talep eder ve alt makamlara, yani genel sanat yön.'e bunu tebliğ eder. ( Kenan Işık, Devlet Tiyatrolarında mahalle baskısı gördüğü zaman, bir sanatçı olarak onun yanındaydım. Ama ne yazık ki, bugünleri de gördüm. )
Milliyet Gazetesine "Alevi baskısı" diye taşınan olay, belediyenin seçimlerden önce, tiyatro nedeniyle, yandaşlarını kaybetme korkusundan ibarettir. Bugüne kadar tiyatro yakmayı aklından bile geçirmeyen bir kesim, sahnede söylenen sözlerle değil, asıl bu demeçle, aşağılanmıştır. Türkiye'de yakılan, bombalanan, yıkılan tiyatroların çoğu, arazi mafyalarının işidir. Genel Sanat Yön. daha geçen yıl yıkılan Muhsin Ertuğrul tiyatrosunun arkasında durmazken, birdenbire neden binalara sahiplenme gereği duymuştur. Doğrusu, anlamak çok zor!
Milliyet Gazetesi'ni okuduktan sonra, "sözlerim çarpıtıldı" diyerek basın bülteni yazan tiyatro yöneticileri, Alevilerin üzerinden, sansürü aklamaya çalışmaktadır. İzleyiciler tarafından çok beğenilen bir oyunu, sadece birkaç izleyicinin seyirci defterine karaladığı birkaç cümle yüzünden yasaklamak, demokrat Orhan Alkaya'ya yaraşmaz! Oyun yasaklarken üzülme taklidi yapmak ise, iyi bir göstermeci tiyatro örneğidir, başka da birşey değildir.( Hem ağlarım hem giderim der gelinler! Ağlıyorsan, gidersin. Ağlayarak, oyun yasaklamazsın. )Kaldı ki, oyunu repertuara alırken demokrat olup, kaldırırken başkalarının arkasına sığınmak ve Şehir Tiyatrosu yönetmenlerini ortak bir karar için siper etmek hiç yakışmaz!
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Hamlet" (Çünkü ensest var.)
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Vişne Bahçesi (Çünkü toplumu sınıflandırıyor )
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Nora (Çünkü aileyi yıkıyor. )
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın Üç Kuruşluk Opera (Çünkü içinde orospular var. )
"Bugün Yeditepeli Aşk, yarın seçimler, seçimlerden sonra olası kadro değişiklikleri için kendini koruma yöntemleri,hafif demokrat olup, sansürü demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıymış gibi göstererek oyunu faşizan ilan etme çabaları, koltuklar, koltuklar, koltuklar."( Bu koltuklar tiyatro koltukları değil tabi! Evdeki koltuk takımları da değil tabi. )
29 Ekim 2008 Çarşamba
MUSTAFA FİLMİ
ARADIĞINIZ MUSTAFAYA ULAŞILAMIYOR
nedimsaban.blogspot.com
Türkiye'nin pekçok yöresinde Mustafa ile yıllardır yaşanagelen bağlantı programı, ne yazık ki Turkcell'de de gerçekleşti! 532'yi çeviriyorsunuz ama Mustafa'ya ulaşmanız mümkün değil.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda bir tarikat lideriyle görüşüyor.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda yaklaşan yerel seçimler için popülist söylemler içinde.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda Türk ordusunu
halktan soğutmakla meşgul.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda yeraltı örgütünde, Geoge Orwell'cilik oynuyor.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi üniversitenin bir karanlık köşesinde genç kızların kafasına girmekle meşgul.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda hastanedeki erkek doktora karısını muayene ettirmekten ürküyor.
532'li hatların aniden Mustafa dışı olmasının nedeni
Turkcell'in, son dakika golüyle , Can Dündar'ın Mustafa filminin sponsorluğundan çekilmiş olması!.
Sebep, bizim her kesimden müşterimiz var, Atatürkçülere bulaşmaya gerek yok gibi sudan.
Turkcell'in genel müdürü Can Dündar'ın filmini takmış dvd'sine. Bu ne biçim film demiş? Mustafa'dan, özellikle şu sıralarda uzakta durmakta yarar var!
Çünkü Mustafalar artık azınlıkta, çünkü Mustafa olmak out,
yeni söylemde biraz Obamacı, azıcık Palinci, biraz Saddam karşıtı, biraz da Ahmedinajad yakınlığıyla, her kesime şirin görünmek gerek.
Satmak gerek... Bol bol satış yapmak, satışa getirmek.
Ama kimse sormuyor satıcılara: Mustafa olmasaydı, bol keseden satabilir miydin böyle?
Mustafa bağımsızlık savaşı vermeseydi, Mustafa Çanakkale'de ölmeseydi, Mustafa ilk kurduğu meclisten dünyaya meydan okumasaydı, bugün öyle her kontörü yüklemek mümkün olur muydu acaba?
Niye korkuyoruz yanında durmaktan Mustafa'nın?
Mustafa, muhalefette de olsa, iktidarda da olsa, niye korkarız bu çocuktan? Onu niçin sevdiğimizi de ifade etmekten çekiniriz, niçin sevmediğimizi de ortaya koyamayız!
( Kaldı ki Mustafa'yı bir nedenle sevip, diğer bir nedenle de
itmek son derece mümkün. Tüm zenginlikler karşısında böyle afallamaz mı insan?)
Ben Mustafa'yı en çok kargaları kaçırdığı için severim mesela.
Ama o kargaların birgün başımıza çökerek, bu kadar haince öç alacakları aklıma gelmezdi.
Turkcell diyor ki, Mustafa'yı sevmeyenler de konuşsun.
Konuşsunlar tabi, Mustafa kargalarla, sırf onların da konuşması için savaşmadı mı zaten, a sevgili Turkcell?
Canım 532'im, 535'li cancaiğızım, 538'li yeni yetmem, olaya bir de böyle baksana ne olur!
Recep İvediği reklamlarında oynatmaktan korkmayan bir kurum, Mustafa filmine sponsor olmaktan korkuyor. Genel müdür, dvd'ye Recep'i taktığında, bu ülkede Recep sevmeyenler olmadığını da düşünmedi mi? Recep osurursa, hat sahibi sıçar diye düşünülmeden, Recebe bol kontör yüklendi, ama dönemin İngiltere Başbakanı'na
"Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi." dedirten bir liderden mi korkuyoruz?
Olaya biraz tecimsel baksak bile , dünya halklarının kurtuluş mücadelesini örnek aldıkları Mustafa sayesinde, belki
Turkcell, 2009 Türk pazarında Mustafacı olmayanları kaybeder ama dünyada onu örnek alanları kazanırdı?
Kaldı ki, sponsor olunan bir sanat etkinliğine takmak niye!
Akbank, Dali'ye sponsor olduğu için deli mi şimdi? Tekfen Filarmoni, Wagner çalsa, Nazi yanlısı mı olur? Sabancı, Mustafa'ya destek olduğu için daha mı çok Atatürkçü oldu? Atatürk'ü sevmeyenler gidip bankaki mevduatlarını mı kapatacak yani? Efes Pilsen, bunca etkinliğin arkasında dururken, sanatseverlerle bira içenleri ayırmayı bilemedi mi?
Ayrıca farzedin ki beğenmediniz filmi, Anti Kemalist mi olacaksınız? Bugüne kadar Atatürk üzerine bir sürü ilkel sanat eseri yapılmadı mı? Onları beğenmedik de, Atatürk düşmanı mı olduk? Bir sanat olayına sponsor olmak, olayın içeriğinden bağımsız olarak saygın bir iştir.
Kaldı ki, ülkenin iletişim devlerinin Mustafa ile bağlantıları kesip atmak yerine, Mustafa'yı niye sevmemiz gerektiği anlatmalarıdır onlardan beklenilen!
535'den kontör yüklediğinizde, Mustafa'yı yüreklendirmek istemeyen " tarafsız" bir genel müdürle karşılaşabilirsiniz ama filmi beğensem de, beğenmesem de, bana artık eski cep telefonumdan ulaşamayacağınız bir gerçek.
Nedim Saban
nedimsaban.blogspot.com
Türkiye'nin pekçok yöresinde Mustafa ile yıllardır yaşanagelen bağlantı programı, ne yazık ki Turkcell'de de gerçekleşti! 532'yi çeviriyorsunuz ama Mustafa'ya ulaşmanız mümkün değil.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda bir tarikat lideriyle görüşüyor.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda yaklaşan yerel seçimler için popülist söylemler içinde.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda Türk ordusunu
halktan soğutmakla meşgul.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda yeraltı örgütünde, Geoge Orwell'cilik oynuyor.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi üniversitenin bir karanlık köşesinde genç kızların kafasına girmekle meşgul.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, kişi şu anda hastanedeki erkek doktora karısını muayene ettirmekten ürküyor.
532'li hatların aniden Mustafa dışı olmasının nedeni
Turkcell'in, son dakika golüyle , Can Dündar'ın Mustafa filminin sponsorluğundan çekilmiş olması!.
Sebep, bizim her kesimden müşterimiz var, Atatürkçülere bulaşmaya gerek yok gibi sudan.
Turkcell'in genel müdürü Can Dündar'ın filmini takmış dvd'sine. Bu ne biçim film demiş? Mustafa'dan, özellikle şu sıralarda uzakta durmakta yarar var!
Çünkü Mustafalar artık azınlıkta, çünkü Mustafa olmak out,
yeni söylemde biraz Obamacı, azıcık Palinci, biraz Saddam karşıtı, biraz da Ahmedinajad yakınlığıyla, her kesime şirin görünmek gerek.
Satmak gerek... Bol bol satış yapmak, satışa getirmek.
Ama kimse sormuyor satıcılara: Mustafa olmasaydı, bol keseden satabilir miydin böyle?
Mustafa bağımsızlık savaşı vermeseydi, Mustafa Çanakkale'de ölmeseydi, Mustafa ilk kurduğu meclisten dünyaya meydan okumasaydı, bugün öyle her kontörü yüklemek mümkün olur muydu acaba?
Niye korkuyoruz yanında durmaktan Mustafa'nın?
Mustafa, muhalefette de olsa, iktidarda da olsa, niye korkarız bu çocuktan? Onu niçin sevdiğimizi de ifade etmekten çekiniriz, niçin sevmediğimizi de ortaya koyamayız!
( Kaldı ki Mustafa'yı bir nedenle sevip, diğer bir nedenle de
itmek son derece mümkün. Tüm zenginlikler karşısında böyle afallamaz mı insan?)
Ben Mustafa'yı en çok kargaları kaçırdığı için severim mesela.
Ama o kargaların birgün başımıza çökerek, bu kadar haince öç alacakları aklıma gelmezdi.
Turkcell diyor ki, Mustafa'yı sevmeyenler de konuşsun.
Konuşsunlar tabi, Mustafa kargalarla, sırf onların da konuşması için savaşmadı mı zaten, a sevgili Turkcell?
Canım 532'im, 535'li cancaiğızım, 538'li yeni yetmem, olaya bir de böyle baksana ne olur!
Recep İvediği reklamlarında oynatmaktan korkmayan bir kurum, Mustafa filmine sponsor olmaktan korkuyor. Genel müdür, dvd'ye Recep'i taktığında, bu ülkede Recep sevmeyenler olmadığını da düşünmedi mi? Recep osurursa, hat sahibi sıçar diye düşünülmeden, Recebe bol kontör yüklendi, ama dönemin İngiltere Başbakanı'na
"Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi." dedirten bir liderden mi korkuyoruz?
Olaya biraz tecimsel baksak bile , dünya halklarının kurtuluş mücadelesini örnek aldıkları Mustafa sayesinde, belki
Turkcell, 2009 Türk pazarında Mustafacı olmayanları kaybeder ama dünyada onu örnek alanları kazanırdı?
Kaldı ki, sponsor olunan bir sanat etkinliğine takmak niye!
Akbank, Dali'ye sponsor olduğu için deli mi şimdi? Tekfen Filarmoni, Wagner çalsa, Nazi yanlısı mı olur? Sabancı, Mustafa'ya destek olduğu için daha mı çok Atatürkçü oldu? Atatürk'ü sevmeyenler gidip bankaki mevduatlarını mı kapatacak yani? Efes Pilsen, bunca etkinliğin arkasında dururken, sanatseverlerle bira içenleri ayırmayı bilemedi mi?
Ayrıca farzedin ki beğenmediniz filmi, Anti Kemalist mi olacaksınız? Bugüne kadar Atatürk üzerine bir sürü ilkel sanat eseri yapılmadı mı? Onları beğenmedik de, Atatürk düşmanı mı olduk? Bir sanat olayına sponsor olmak, olayın içeriğinden bağımsız olarak saygın bir iştir.
Kaldı ki, ülkenin iletişim devlerinin Mustafa ile bağlantıları kesip atmak yerine, Mustafa'yı niye sevmemiz gerektiği anlatmalarıdır onlardan beklenilen!
535'den kontör yüklediğinizde, Mustafa'yı yüreklendirmek istemeyen " tarafsız" bir genel müdürle karşılaşabilirsiniz ama filmi beğensem de, beğenmesem de, bana artık eski cep telefonumdan ulaşamayacağınız bir gerçek.
Nedim Saban
28 Ekim 2008 Salı
ŞEHİR TİYATROSU'NDAN BİR BAŞYAPIT: BALIKESİR MUHALLEBİCİSİ
ŞEHİR TİYATROSUNDA YENİ BİR OYUN!!!
Balıkesir Muhallebicisi.
Şehir Tiyatroları'nın çiçeği burnunda genel sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetimindeki birilerinin dili sürçmüş olmalı ki, Başbakanın çakma Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri okumasından az sonra, yılların Balıkesir Muhasebecisi'ni, Balıkesir Muhallebicisi diye seyirciye duyurmuşlar.
Bir tiyatrocu olarak, dikkatsizliklerine üzüldüm.
Bir muhallebici olarak ise muhallebinin bu kadar yaygınlaşmasından mutlu oldum tabi. Tek sorun o muhallebileri yutan kişilerin zamanla muhallebi çocuğuna dönüşmeleri olur.
Balıkesir'in ünlü tatlısı hoşmerimdir. Balıkesir Muhallebicisinde de tabi ki bu tatlı satılır. Oyunda hoşmerimin hoşluğu anlatılır. Oyunun sonunda bu dükkanda çalışan kadın, Avrupa Yakası'na taşınır ve Balıkesir muhabetti kapanır.
Sanırım, "Balıkesir Muhasebecisi"ni muhallebici yapanların bilinçaltında, belediye başkanımızın çok iyi bir muhallebici olması yatmıştır.Ama bu kez Maliye Bakanımız , muhasebeci sözünün değiştirilmesine kızacak.. Sonuçta maaşları o ödeyecektir!
Balıkesir muhallebicisi'nden sonra, Nesrin Topkapı'nın Nazım Oratoryosu'nu izlemek için Frankfurt'a uçacağım, Ankara'daki Balıkadamlar Kulübünün açılışından sonra, Aziz Nesin'in New York'daki mezarını ziyaret edeceğim. Ve New York'da Karl Marx'ın mezarının yanıbaşındaki mezartaşına Shakespeare'in "Bir Başkadır Benim Memleketim" dizesini yazacağım.
Balıkesir Muhallebicisi.
Şehir Tiyatroları'nın çiçeği burnunda genel sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetimindeki birilerinin dili sürçmüş olmalı ki, Başbakanın çakma Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri okumasından az sonra, yılların Balıkesir Muhasebecisi'ni, Balıkesir Muhallebicisi diye seyirciye duyurmuşlar.
Bir tiyatrocu olarak, dikkatsizliklerine üzüldüm.
Bir muhallebici olarak ise muhallebinin bu kadar yaygınlaşmasından mutlu oldum tabi. Tek sorun o muhallebileri yutan kişilerin zamanla muhallebi çocuğuna dönüşmeleri olur.
Balıkesir'in ünlü tatlısı hoşmerimdir. Balıkesir Muhallebicisinde de tabi ki bu tatlı satılır. Oyunda hoşmerimin hoşluğu anlatılır. Oyunun sonunda bu dükkanda çalışan kadın, Avrupa Yakası'na taşınır ve Balıkesir muhabetti kapanır.
Sanırım, "Balıkesir Muhasebecisi"ni muhallebici yapanların bilinçaltında, belediye başkanımızın çok iyi bir muhallebici olması yatmıştır.Ama bu kez Maliye Bakanımız , muhasebeci sözünün değiştirilmesine kızacak.. Sonuçta maaşları o ödeyecektir!
Balıkesir muhallebicisi'nden sonra, Nesrin Topkapı'nın Nazım Oratoryosu'nu izlemek için Frankfurt'a uçacağım, Ankara'daki Balıkadamlar Kulübünün açılışından sonra, Aziz Nesin'in New York'daki mezarını ziyaret edeceğim. Ve New York'da Karl Marx'ın mezarının yanıbaşındaki mezartaşına Shakespeare'in "Bir Başkadır Benim Memleketim" dizesini yazacağım.
5 Ekim 2008 Pazar
MONEY MONEY MONEY
Sayın İlber Ortaylı, 5 Ekim tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki makalesinde, hükümetin yeni bastırdığı paraları haklı olarak eleştiriyor.Atatürk resminin arkasında duran büyük profesörlerin,paraya basılacak kadar önemli olmadığını söylüyor.Neden ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen, neden ilk kadın ressamımız Mihri Müşfik yok diye soruyor.
Ben de, neden Afife Jale yok diyorum mesela . Baskılara rağmen sahneye çıkmaya cesaret eden ilk Müslüman Türk kadın oyuncumuz, neden yok?
Fatma Aliye hanım'ın sıkıştığı zaman "Bir Hanım", "Mütercime-i-Meram"
takma adlarına sığınabilmiş. Oysa zavallı Afife, takma bir bedene sarmalanamadığı için, her temsilden sonra, kafir suçlamasıyla soluğu karakolda olurdu.
Fatma Aliye'nin tesettüre olan tutkusu onun yazılarına da yansımış.Bir yazısında kadınların giyim tarzı konusunda şöyle demiş; "...İşte bu tuvaletin üzerine zinetten ari ve bolca bir şey giyilir ve saçlar da bir baş örtüsüyle örtülürse şeriata muvafık surette tesettür edilmiş olur."Fatma Aliye Hanım, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimleri bir türlü benimseyememiş.
Mustafa Kemal'e karşı çıkan birinin, onunla yüz yüze yüzbinlerce banknotta
yer alacağını kim düşünebilirdi? Sorular çoğaltılabilir. Niçin onu bastınız, diğerini basmadınız, niye ona 5'i layık gördünüz diğerine 100 TL'yi denebilir.
Atatürk'ün sırtındaki isimleri eleştirmek çok mümkün tabi ki.
Ama bu ülkede, Atatürk'ün sırtına yapışanları , yıllar boyu kanıksadığımız için bugünlere gelmedik mi?
Yine de, İlber Hoca'nın da düşüncelerinden yola çıkarak, yeni paraları protesto edelim diyorum.
PARA KULLANMAYALIM ARTIK!
Bizden para isteyenlere, "para kullanmıyorum çünkü protesto halindeyim" diyelim. Dolmuşa parasız binelim, bankaya para yatırmak için değil, kızarmış patates yemek için girelim.ATM'lere para çekmek için değil, dost kazanmak için uğrayalım. Borsayı bir gazete okuru gibi takip edelim.
Protesto edelim yeni paraları! Kullanmayalım.
Alacaklılara "param yok" demek yerine, "parayla aram yok" demek ve aynı zamanda herşeyi protesto ediyormuşçasına içimizi rahatlatmak mümkün değil mi?
Vitrinden beğendiğimiz şeyi, nasılsa para kavramını tanımıyoruz diyerek çekiştirebiliriz artık! Güvenliklere de hırsız olmadığımızı, bunu bir dünya görüşü için yaptığımızı anlatabiliriz. Güvenlik nedeniyle yiyeceğimiz sopaların da bir onuru olur! "Protesto eyleminde, canımı yaktılar." deriz
"Para kullanmıyorum" protestosunu, azıcık ütopik ve paraların üzerindeki kişileri sorgulamayı biraz geç kalmış bir hareket olarak bulanlara ise, bir çift sözüm var: Hazır paralar suyunu tüketmeden, protesto etmemiz gereken diğer şeyleri protesto etmekte gecikmeyin o zaman!
Çünkü birgün nasıl para kullanmıyoruz diyemeyecekseniz , yeni rejimden almayalım, biz eskisinden memnunduk, daha az kalori yakıyorduk diyerek sokaklara dökülseniz bile, geç kalmış olacaksınız.
Ben de, neden Afife Jale yok diyorum mesela . Baskılara rağmen sahneye çıkmaya cesaret eden ilk Müslüman Türk kadın oyuncumuz, neden yok?
Fatma Aliye hanım'ın sıkıştığı zaman "Bir Hanım", "Mütercime-i-Meram"
takma adlarına sığınabilmiş. Oysa zavallı Afife, takma bir bedene sarmalanamadığı için, her temsilden sonra, kafir suçlamasıyla soluğu karakolda olurdu.
Fatma Aliye'nin tesettüre olan tutkusu onun yazılarına da yansımış.Bir yazısında kadınların giyim tarzı konusunda şöyle demiş; "...İşte bu tuvaletin üzerine zinetten ari ve bolca bir şey giyilir ve saçlar da bir baş örtüsüyle örtülürse şeriata muvafık surette tesettür edilmiş olur."Fatma Aliye Hanım, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimleri bir türlü benimseyememiş.
Mustafa Kemal'e karşı çıkan birinin, onunla yüz yüze yüzbinlerce banknotta
yer alacağını kim düşünebilirdi? Sorular çoğaltılabilir. Niçin onu bastınız, diğerini basmadınız, niye ona 5'i layık gördünüz diğerine 100 TL'yi denebilir.
Atatürk'ün sırtındaki isimleri eleştirmek çok mümkün tabi ki.
Ama bu ülkede, Atatürk'ün sırtına yapışanları , yıllar boyu kanıksadığımız için bugünlere gelmedik mi?
Yine de, İlber Hoca'nın da düşüncelerinden yola çıkarak, yeni paraları protesto edelim diyorum.
PARA KULLANMAYALIM ARTIK!
Bizden para isteyenlere, "para kullanmıyorum çünkü protesto halindeyim" diyelim. Dolmuşa parasız binelim, bankaya para yatırmak için değil, kızarmış patates yemek için girelim.ATM'lere para çekmek için değil, dost kazanmak için uğrayalım. Borsayı bir gazete okuru gibi takip edelim.
Protesto edelim yeni paraları! Kullanmayalım.
Alacaklılara "param yok" demek yerine, "parayla aram yok" demek ve aynı zamanda herşeyi protesto ediyormuşçasına içimizi rahatlatmak mümkün değil mi?
Vitrinden beğendiğimiz şeyi, nasılsa para kavramını tanımıyoruz diyerek çekiştirebiliriz artık! Güvenliklere de hırsız olmadığımızı, bunu bir dünya görüşü için yaptığımızı anlatabiliriz. Güvenlik nedeniyle yiyeceğimiz sopaların da bir onuru olur! "Protesto eyleminde, canımı yaktılar." deriz
"Para kullanmıyorum" protestosunu, azıcık ütopik ve paraların üzerindeki kişileri sorgulamayı biraz geç kalmış bir hareket olarak bulanlara ise, bir çift sözüm var: Hazır paralar suyunu tüketmeden, protesto etmemiz gereken diğer şeyleri protesto etmekte gecikmeyin o zaman!
Çünkü birgün nasıl para kullanmıyoruz diyemeyecekseniz , yeni rejimden almayalım, biz eskisinden memnunduk, daha az kalori yakıyorduk diyerek sokaklara dökülseniz bile, geç kalmış olacaksınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)