akp kültür politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp kültür politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2012 Pazar

NEREDE ŞU MUHAFAZAKAR SANATÇILAR?



Tam, muhafazakar sanat tartışmalarının içine itilmişken, birden bire tiyatrolar özelleştirilsin söylemi içinde bulduk kendimizi.

Ben zehirlenen çocuklardan söz etmek isterdim oysa…

Şehit düşen askerlerden…

Cenazeleri başında ağlayan annelerden…

Hala kayıp insanların olduğu memleketimden…

Son olarak Mersin’de kalbi delik olduğu halde  tutsak edilen 15 yaşındaki F.K’dan !

Ancak gündem değil haftalık yazı, dakikalık twit’lerden bile hızlı akıyor…

Gündemi takip ettiğimizi  sanıyorsak da bilgi kirliliği nedeniyle, bir konu üzerinde sağlıklı bir analiz yapma vakti olmadan, ortaya atılan bir tez karşısında bilimselliğe dayanan bir anti/tez oluşturma vakti bile bulamadan , yüzeysel biçimde  akıp gidiyor tartışmalar…

Emin olduğum birşey var: Tiyatrosunu kaybeden ülkenin insanları, ifade etme özgürlüğünün yanı sıra, ifade etme gücünü de kaybedecekleri için,  ileride kimse ağlayan anneleri duyamayacak.

Tiyatronun en çarpıcı özelliklerden biri empati kurma yeteneğini kazandırmasıdır.

Bir annenin çığlığını his etmek için, mutlaka anne olmanız gerekmez…

Tiyatronun olmadığı bir ülkede ise, Tunceli’de ağlayan bir annenin acısını duyumsayabilmek için, ne yazık ki önce çocuğunuzun ölmesi gerekecektir.

AKP’nin söyleminde tiyatroyu yok etmek değil, aksine güçlendirmek istermiş  gibi bir süsleme var.Özerk tiyatro, bağımsız tiyatrodur, kendi ayakları üzerinde durur, zaten iyiyse kendi kendine yaşar muhabeti var.

Oysa, çok iyi biliriz ki,  sermayeye dayalı düzenlerde “iyi” olan değil, “güçlü” olan yaşar!

İyi olan değil,” iyi süslenen” var olur kapitalist toplumlarda.

Tiyatro gerçeğin savaşçısıdır ama kapitalizmde  gerçeği değil, fanteziyi satar, insanların gerçeği sorgulamalarını değil, bir fantezinin  ambalajına tapmalarını istersiniz.

Farz edin ki, muhafazakar sanat savaşı vereceksiniz… Ülkenin her köşesinde dindar bir yazar, tutucu bir yönetmen, dünyaya kapalı bir oyuncu yetiştirme çabanız var!… Bu durumda bile, çözüm , başbakanın söylediği gibi, sanatı kendi ayakları üzerinde bırakmak olamaz !

Sanatı muhafazakarlığın sözcüsü yapma derdindeyseniz,  son konuşulması gereken konu özelleştirmedir!

Ben bu paniğin arkasında, “madem sanatçıyı kontrolümüz altına alamıyoruz, o zaman kapitalizmin ezici çarklarında eritelim “  gibi bir düşüncenin olduğuna inanıyorum.

Tiyatro konusunda bu kadar çok istatistik vardı da, neden bugüne kadar paylaşılmadı?Birden düğmeye basılmasından sonra    ödenekli  tiyatronun ne kadar pahalı bir şey olduğu konusunda belgeler  mi ortaya çıktı?  

Kültür sanat bütçesi %0.5’in altında kalan ve bu konuda  az gelişmiş ülkelerle bile taş çıkartan memleketimde kültür sanatın pahalı bir zevk olduğunu belgelemeye çalışmanın, sanatçıyı halkından kopuk insanlar olarak tanımlamanın derdi başka bence!

Sosyal demokratlar uyurken AKP, uzun zamandır neredeyse  her ilde, ilçede agresif bir sanat politikası uygulamaya çalışıyor, ama ne yaparsa yapsın, istediği sanatçıları yetiştiremiyor.

Hal böyle olunca da, sanat kurumlarının özelleştirilmesi gibi dünyada eşi olmayan, uçuk  ve bence yapay bir tartışma başlatılıyor.

Sanat muhafazakar olur mu, bu apayrı bir tartışma konusu…

Ancak AKP’nin söylemiyle, manevi  değerlere duyarlı  olan sanatçının yetişmesi ve Necip Fazıl ayarında baş yapıtlar yaratması imkansız!

Peki sağ cenahın pek istediği sanatçılar ne zaman çıkacak? Eline Osmanlı konulu bir araştırma alıp, kendini sanatçı diye yutturanların saltanatı ne zaman bitecek?
Çok önceden  birkaç kez yazmıştım bu konuyu. Devlet emriyle sanatçı olunmaz!

Tutucu sanatçıların (!) gerçekten değerli sayılabilecek eserler yaratması için, önce iktidar olma sevdasından vaz geçmek gerek. Mazlumlar düşünce ya da inançlarından dolayı ezilir, ezenlerin değil ezilenlerin söylemiyle bir şeyler yaratmaya cesaret ederlerse, işte o gün tarihe geçecek eserlerden söz edilebilir.
Bugünlerde bu konularda söylediğimiz  başka her şey, kredi notu düşen Türkiye’de yapay gündeme alet olmamızdan öteye gitmeyecektir.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

ŞİMDİ TİYATRO YAPMA ZAMANI

12 Haziran gecesi Türkiye’nin seçim sonuçları nasıl çok kısa sürede belli olduysa, bu yazının da amacı çok kısa ve net: Tiyatro yapmalıyız !
Tiyatro yapmak için çok açık bir çağrı veya geleceğe dair aydınlık bir umut olmasa da, asıl şimdi tiyatro yapma zamanıdır!
Hatta güçleri birleştirme zamanıdır…
Dikkat ediniz, kimilerinin iddia ettiği gibi, pek az izlendiği iddia edilen tiyatro sanatımızun , kitleler üzerindeki etkisinden fazlasıyla korkulmaktadır. “Vatan Yahut Silistre” oyununun ilk gecesinden sonra, Abdülaziz'in ın kellesini isteyerek halkı sokağa dökecek kadar “tehlikeli” olan sanatımızı asıl şimdi, hem de en iyi biçimde icra etme zamanıdır!
Dizi yıldızları televizyondaki başarılarını perçinlemek, kazançlarını ve gündemdeki yerlerini daim kılmak için tiyatroyu yem malzemesi olarak kullanarak magazin malzemesi haline getirip “ucuzlaştırma” yoluna gitseler, tiyatroya hiç yolu düşmeyenler tam seçim arefelerinde bir oyunu “ayıp”, “müstehcen”, “gayrimeşru” bularak sanatımızın önüne gereksiz, yoz, çiklet gibi tartışmalar çıkarsalar da çağlar boyunca ayakta kalan tiyatro sanatı, her şeye direnecektir! Yeter ki 12 Haziran gecesinde seçim sonuçlarını izleyip “erkenden yatağa düşmeyenler”, 13 Haziran’dan sonra başlayan çekişmelere yenilmeyenler tiyatro yaparak ayakta durabilsinler!
Yıllar önce özel tiyatro yöneticileri ve azımsanmayacak sayıda seçkin oyuncuyla, tiyatro sponsorlarına vergi kolaylığı tanınması için dönemin başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz’ı ziyaret ettiğimizde, “Anadolu’da halk bizden tiyatro talep etmiyor” yanıtını alınca çok şaşırmış, “fuzuli işler” yapan kişiler olup olmadığımızı sorgulayarak dağılmıştık.
“Fuzuli işler” yapıyor olsaydık oyunlar yasaklanmaz, tiyatro sanatçıları hakkında davalar açılmaz, ( bu arada Sayın Başbakanımız yeni bir dönemin başlangıcında helallik isteyerek pek çok davayı geri çekmiş, ancak Müjdat Gezen’e açtığı hakaret davasına devam etme kararı almış, öte yandan kendisine sahnede “ İşportacı Tayyip” diyen Beyoğlu Kumpanyaya karşı açtığı hakaret davasını kaybetmiştir) , tiyatrolarımız yıkılmaz, ödenekli tiyatrolarımızın işlevi sorgulanmazdı.
Cumhuriyet Halk Parti’li olmadığım halde, 12 Haziran gecesinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin ağır bir yenilgiye uğradığına inanmıyorum, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni sol söylemine katılmakla beraber, bunu kısmen yanlış insanlarla gerçekleştirme hayaline kapıldığını i düşünüyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin son yıllarındaki kaderinde ne yazık ki partizanlık, hizipçilik ve daha da kötüsü küçük hesapların güdümünde toprakçılık var, devam ediyor. Herkesin memleketindekini kayırdığı bir oluşumda, ne yazık ki, sanatın filizlenmesi, sanatçıya hak ettiği değerin verilmesi beklenemezdi. Partinin köklü bir kültür politikası olmaması ve seçimden önce kültür/sanatın alelacele bir beyanname ile geçiştirilmesi de bunun acı bir göstergesi.
Öte yandan, bağımsız blok adaylarının BDP’de grup oluşturduktan sonra, Kürt milliyetçiliğinin tuzağına düşmemeleri halinde, (çünkü sanat hiçbir şovenist düşüncenin kalıplarına sığdıralamaz) meclise sanat adına yeni bir söylem getireceklerine inanıyorum.
CHP, belki yine makus kaderine yenilerek iç çalkantılarla süre kaybedecek.
Tiyatronun ise günlük politika kulvarının içinde duralamadan yoluna devam etmesi gerekiyor!
AKP’li belediyeler ciddi bir kültür sanat politikasıyla tiyatro salonları açar, buralarda yoğun tiyatro faaliyetleri gerçekleştirirken , Cumhuriyet Halk Parti’li belediyeler vizyonsuz başkanları nedeniyle sanatçılara destek olacaklarına, köstek oluyorlar, sanatın önüne set çekiyorlar.
Ancak, tiyatro yılmadan devam etmeli!
Tiyatronun şu dönemde düşeceği iki tuzak vardır: Birincisi otosansür!
Nasılsa “yasaklarlar”, “yıldırırlar” korkusuyla, sanatçının doğmayan düşünceleri beyninde öldürerek, , seyircinin duymak istediği gerçekleri dillendirememesi en kötüsü olur!
Öte yandan, tiyatronun küskün bir çocuk edasıyla kendi içine dönmesi de başka bir tehlikedir. Çok savunduğumuz alternatif tiyatro düşüncesi şahlanmışken,1.ve 2. Dünya Savaşı sonralarında görüldüğü gibi, minik mekanlarda sadece birbilerinin dilinden anlayan arkadaşlara hitap eden absürd oyunların oluşumu “tiyatronun kitleselleşmesinin” önünü keser. Sakın küçük mekanlardan büyük düşünceler çıkmaz ya da saçma oyunlardan akıllı fikirler bulunmaz dediğim sanılmasın, ancak tiyatro sanatçısı sandıkta attığı oyun parlamentoya yansımasını izleyen seçmen gibi içine döner ve sadece “azla yetinirse”, bir gün memlekette tiyatro talep edilmeyen bir hale dönüşebilir.
Öte yandan, sanatımızı kitleselleştireceğiz, mutlaka yoğunluklu biçimde talep gören hale getireceğiz derken, 21. Yüzyıl insanının beğenilerini göz ardı eder ve kalite sınırını tutturamazsak, salt tiyatroda değil, bizi yönetenlerden yönetmeye talip olanlara, medyada yönlendirenlerden yönlendirmeye talip olanlara kadar kalite yoksunu bir kuşağın yaratılmasının önüne geçememiş oluruz.
Unutmayalım: iyi bir tiyatro oyunu bir kişinin beğenisini, öngörüsünü değiştirse ve o bir kişi insanlığa yararlı olabilecek bir vizyonla öne çıkabilse bile, bu bir kazançtır.
İşte bunun için: her ahval ve şeraitte tiyatro, çok tiyatro, çok iyi tiyatro yapmalıyız!