yılmaz erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yılmaz erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2012 Cumartesi

EZENLERİN MİZAHI


 

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet Gazetesi’nin Keyif ekinde Deniz İnceoğlu ,  “Alper Kul” ile bir söyleşi yaptı. Tesadüfen aynı gün gazetenin ekinde İpek Özbey  de  pek çok mizahçıyla düzenlenen bir ankete imza attı..

 
 

APOLİTİK MİZAH

 

Yandaş mizah yapılır mı? Yandaşsa mizah olur mu, mizahsa yandaş olma lüksü var mıdır?

Mizah, yan tuttuğu anda zekasını kaybeder. Bırakın yandaş olmayı, apolitik olma lüksü bile yoktur mizahçının! 

Ne yazık ki son zamanlarda milyoner komedyen akımı var. Suya sabuna dokunmadan temiz temiz güldüren tayfa …

 Cem Yılmaz, inanılmaz bir yetenek, ancak  politikadan mümkün olduğu kadar uzak duruyor.  Bu topraklardan yetişen en keskin kalemlerden  Yılmaz Erdoğan da,  sosyal konulara girip, politik konulardan uzak durma yolunu seçiyor son zamanlarda. Sanki sosyal konulara değinmek, siyasal bir dokudan bağımsız tutulabilirmiş gibi… Ata Demirer, daha çok Trakyalı aptala sardı, Şahan’ın çizgisi zaten belli…Oysa aptalı, şapşalı oynamak da  sınıf bilincinden arındırılamaz.  Kemal Sunal bunu son derece iyi başarmıştır.

 

Sinemamız daha çok ergen seyirciyi geyik esprilerle güldürme peşinde, stand up’larımızda (stand:duruş) var ama karşı duruş yok! Tiyatromuzun geleneğindeki politik hicivler yok denecek kadar az… Ferhan Şensoy bu konuda yıllardır  şövalyelik yapıyor. Bildiğim kadarıyla Kandemir Konduk böyle bir yapılanma hazırlığında, Metin Serezli ustamız da  Çevre Tiyatrosu’ndaki halkçı çizgisini bu kez Yılmaz Özdil’in  yazılarından derlenen bir oyunla  yakalamış.

 

 

EZİLEN MİZAH

 
Uykusuz  Dergisi yazarı Barış Uygur, Hürriyet Gazetesi’ndeki analizinde mizahın sadece bu dönemde değil, her dönemde baskı altında olduğunu,  Turgut Özal’ın ağır  tazminatları karşısında Leman Dergisi’nin uzun süre T.Ö lakabını kullandığını söylemiş. Gırgır Ekibi’nden Rıdvan Bağış, mizahçıların herhangi bir otoriteye yandaş olamayacak kadar zeki insanlar olduğunu vurguluyor. Bayan Yanı Dergisi çizeri İpek Özsüslü de güçlüden yana mizah yapılamayacağını, mizahın gücü devirmek için var olduğunu vurgulamış.

 

OTOSANSÜR

 

Penguen Dergisi çizeri Cem Dinlenmiş, bence bir mizahçının yakalayabileceği en   tehlikeli hastalığa, otosansüre değinmiş. “Yaratılan koyu bir iklim var. Artık otosansür uygularken insanlar farkına varmıyor bile” demiş.  Bilinçaltındaki baskılar,  yasaklanmayan ama zaten  yasak olanlar konusunda  bir uyarı sistemi oluşturuyor.

 
Bu ankette beni en çok  şaşırtan açıklamalardan biri Barış Uygur’a ait. Başbakanın mizah dergileri konusunda son derece tahammül sahibi olduğunu söylerken, yandaş mizah diye bir şeyin var  olabileceğini söylemiş. Öncelikle karikatürcülerle mahkemelik olan bir başbakanı tanımlarken, tahammül sözcüğü kullanılıyorsa bile,  ciddi bir sorun var demektir. Mizaha tahammül etmek ne demek?

 

 

EZEN MİZAH

Metin Üstündağ, “yandaş mizah olmaz. Ezen ve ezilen vardır. Ne güzel ezilyioruz diye mizah yapılmaz” diyerek son noktayı koymuş aslında. Ezerek, ezmek için, ezenin yanında, ezeni alkışlayarak mizah mı olur? Mizah, bir güç gösterisi olarak kullanıldığı zaman,  gülmece orite  yer değiştirir ve şaka kaka olur! Ezenlerin mizahı diye bir şey düşünmek mümkün mü?

İnsanlar sömürü sisteminin çirkinliklerini mi ortaya serecek ezen mizahta?

 
Ancak milyoner komedyenler döneminde, tuhaf olan bir gerçek var: Mizahçı sadece ezenin yanına olmakla  kalmıyor, aynı zamanda sosyal sınıfında da ezici konuma geçmekte sakınca görmüyor. Evleri, arabaları, tekneleri  olan, suşi yerken beyanat veren,  bir yandan çeşit çeşit mankenlerle sevişirken, öte yandan onları   magazin kameralarıyla aldatan çirkin bir profili var yeni mizahçıların.

Barış Uygur mizahçıların orta sınıf çocuğu olduğunu söylemiş, Pek çok mizahçı da bunu   onaylamış. Ancak sanırım Türkiye’de pek çok sektörde olduğu gibi, mizahta da bir sınıf atlama derdi var… Böyle hızlı biçimde tırmanılan merdivenlerde, mizahın ezenin tarafına geçmesi o kadar kolay ki!

 


EZİLEN  KOMİK


Yıllardır  söyleşi okurum. Zekasıyla beni en çok çarpan soruyu Deniz İnceoğlu sormuş Alper Kul’a.

-          Kel olmasanız da, komik olur muydunuz?

Alper Kul da son derece anlamlı bir yanıt vermiş.

-          Kel olmasam da,  komik olmam için mutlaka bir noksanımın  olması gerekirdi.

Hay ağzına sağlık Alper Kul!

Bizim artık gülememizin nedeni, komiklerimizin fazlalıkları…

 

Fazla araba, fazla kotra,  fazla tatil, fazla ciddiyet, fazla şıklık, fazla yakışıklılık, fazla komiklik filan…

Bende yok diyenleri öyle özlemişiz ki!

Bende yok, olduğu zaman da sizi ezenlerin değil, sizinle ezilenlerin yanında olacağım diyen komiklerle beraber  gülmek istiyoruz artık. 

 

 

 

20 Mayıs 2012 Pazar

DOĞRU KİŞİLERİN YANLIŞLARI




Geçtiğimiz haftaki yazımda şu çağda bir  tek yanlış yapmanın bile, pek çok doğruyu götürebileceği konusundaki çekincelerimi yazmıştım…Bu hafta da doğru olduğuna inandığım kişilerin, bir çırpıda yüzlerce doğrularını  götüren yanlışlarına parmak basayım.

Yoğun kavram kargaşası yaşadığımız şu günlerde artık  haftalık bir yazı yazmak bile daha fazla emek ve sorumluluk gerektirdiğinden olsa gerek, yazılarımda  bir süre sadece değer verdiğim kişilere yer vereceğim için, aşağıda kendimce yanlış bulduğum çıkışları  hakkında görüş bildirdiğim dostlarımın analizimi olgunlukla karşıyacaklarından eminim.



Yılmaz Erdoğan:

Türk sinemasının kimliği tartışmalarına, “neden filmlerimizde yeterince ezan sesi yok?” diyerek yaptığı çıkış, bazılarına saldırı fırsatı doğurdu.

Bizim toplumda başarılı kişiler kıskanılır; yetenekten haz etmeyiz genelde .Hele hele yetenekli bir sanatçıya yarattığı eserden dolayı saldıramazsak, onu başka yönden  yaralamak için fırsat kollarız.

Yılmaz’ın en büyük  hatası bu sözleri, hükümetin sanat tartışmalarını alevlendirdiği şu günlerde söylemesi  oldu.  Ertuğrul Özkök’ün  de onu eleştirerek, “korkak” olduğunu ima etmesi ,başlı başına bir  kara mizah örneğiydi tabi! Bu arada, işleri güçleri kasa tutmak olanlar, Yılmaz’ın filmi için Kültür Bakanlığı’ndan 500.000  TL alması  ile açıklamasının zamanlamasını ilişkilendirmeye çalıştılar. Oysa bütçesi 1 milyon doları aşan  bir film için, 200.000 USD ödenek alınmasına takılmak çok gerçekçi değil!

Bu arada  sosyal medyada bazı kişilerin , “Noel Baba filminde tabi ezan sesi olmaz” diyerek, Yılmaz’ın son filmini harcamaya çalışması da yakışıksızdı! Tam tersine sözkonusu film , Yılmaz’ın kimlik arayışını destekler nitelikte,  bir anti/ kahramanın kendi kültürüyle bağdaşmayan bir işte dikiş tutturamama dramını anlatıyor.

Yılmaz’ın ezan sesiyle ilgili  genellemesiyle, sözgelimi son zamanlarda “Beş Vakit”, “Takva” gibi çok önemli filmleri görmezden gelmesi , söylediklerinin özünden öte, ezan sesi detayına takılınmasına neden oldu. Bu yanlış örnekleme nedeniyle, bir sanatçının sinemamızın kimliğini sorgulama  davetini dışlamış olduk.

Ha, İran Sineması meselesine gelince… Mazlum halkların film dili oluşturmaktaki çabası ve samimiyeti konusunda haklı olabilir  ama  son dönemde gündeme eserlerinden çok sanatçılarına yaptığı baskıyla gündeme gelen İran Sineması’nın pek de öykünülecek bir yanı yok bence…Acı çeken sanatçının her şeye rağmen ürettiğini görmek bir milletin sinemasına kimlik kazandırmaz, sadece laboratuar usulü bir araştırmaya konu sağlar. 





Nurullah Tuncer:

Yurtdışında büyük başarılara imza atmış bir yönetmen ve tasarımcı olarak, gölge adam olmak ona yaraşmadı. İstanbul Belediyesi’ne bağlı Kültür A.Ş, başbakanın “istediğim oyunları desteklerim” sözünü doğrulamak istercesine, 3 oyuna 3 milyon TL ödenek ayırdı. Bu ülkede 120’ye yakın özel tiyatro yıllardır 3 milyon TL’yi pay edemez, bakandan “para yok” sözünü duyarak dilenci durumuna düşürülürken, eski genel sanat yönetmenini sevenlere 3 milyon dağıtılması  yakışıksız oldu!

Evet böyle uygulamalar İskender Pala lehine,  değerli tiyatro ustası Ali Taygun’un rejisörlüğünü yaptığı bir oyunda da denenmişti. Ancak Şehir Tiyatroları’nda yüzlerce insan işsiz kalma derdiyle  sokağa dökülmüşken, alelacele çıkan bu muhteşem oyunlara imza atmak , hele hele Nurullah Tuncer gibi nitelikli  bir sanatçıya yaraşmadı…

Oyunların içeriğine değinme gereksinimi duymuyorum bile. Bu yıl apar topar  biçimde kaldırılan “Rosenbergler Ölmemeli”, göstermelik olarak  tekrar sahnelenirse bile şaşmam.



Behzat Uygur:

O, yıllar boyu devlet yardımı almayı red etmiş olan Nejat Baba’nın oğludur. Ödenekli tiyatroların özelleştirilmesi konusundaki çıkışı bu yüzden samimi olabilir, ancak bunu reform olarak görmesi bence ağır bir hata! Hani tepeden inen reformlar, reformdan sayılmazdı?

Ömrünü turnelerde geçirmiş bir tiyatro emekçisi, meseleye İstanbul’dan bakmamalı, Doğu’da, Güneydoğu’da her gece canını dişine takarak perde açan ve büyük kitlelere hizmet götüren  ödenekli tiyatroları küçümsememeliydi.

Kaldı ki sevgili Behzat hükümetin samimiyetini, sadece Kültür A.Ş’nin adam kayırma politikası ve son uygulamadaki taraflılığıyla ölçebilir.  Devlet Tiyatroları özelleşirse, özel tiyatrolara gün filan doğacak gibi bir şey yok. Göstermelik olarak yardım bu yıl 3’ten 5’e çıkartılıp, sonra da  “bizden para alanlar bize dil uzatamaz” denilerek, hepten  sıfırlanabilir.Bunun altyapısı da, bir yönetmelik değişikliğiyle, şimdiden  hazırlandı bile.



Tiyatrosunu yıllardır  kahramanca ayakta tutan Ferhan Şensoy’a linç politikası  uygulanmaya başlandı … “Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği”, bakanlık desteğiyle  oynanıyormuş! Para bakanlığın değil, halkın bir kere…. Bu böyle biline!


Kaldı ki, benim tanıdığım  Şensoy, devlet yardımı olsa  da, olmasa  da, ne yapar eder,   o eşeğin hoşaftan anlamasını sağlar! Bakanlık  ile ters düşmemek için görüş bildirmeyen “terbiyeli” sanatçılar, devletin salonlarına kaçak inşaat katı çıkmak isteyen rantiyeler,  Kültür A.Ş’nin çocuk tiyatrosu ihalesinden dışlanmamak için susan ve geleceğin çocuklarını sütten daha fazla zehirleyen çocuk tiyatroları utansın!  

13 Mayıs 2012 Pazar

KAÇ YANLIIŞ KAÇ DOĞRUYU GÖTÜRÜR?


Lise yıllarımda  sınıfın en kötü öğrencisiydim. Ancak  bütünleme  sınavlarından yırtmayı başarır , hiç sınıfta kalmazdım. Tembelliğin  bir bedeli vardı…Tembel olmak  ek olarak aklıllı olmayı gerektirirdi çünkü…

Üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü sınav sisteminin inceliklerini  keşfetmiş,   sözgelimi 20 konuya çalışıp, 20 sorudan 15 yanlış yaptığınızda sınavı 2 adet doğruyla bitireceğinize, sadece  5 konuya çalışıp 4 doğruyla bitirerek yırtmanın daha az yorucu olduğunun ayırdına varmıştım.

Şu dönemde hepimiz aynı riski taşıyoruz… Neredeyse bir yanlışın üç/beşi doğruyu götürdüğü bir dönemde aydınların kafa karışıklıkları son derece tehlikeli olabilir. Ağır bir dezenformasyon sürecinde, tarihteki yrıntılar da çarpıtılınca, ortaya karanlık  bir tablo çıkıyor…

Bugünün sosyalistlerine hemen darbeci yaftası yapıştırmak için sırada bekleyen bir kitle  var…Sol, iç hesaplaşmasını ivedilikle tamamlamazsa, Deniz Gezmiş’lerin sadece “kemalizme” kilitlendiği, 1 Mayıs’larda kardeşin kardeşi vurduğunun söylendiği  komplo teorilerine mahkum edilerek, baskıcı rejimlerin tarihteki yerlerinin sağlamlaşmasına olanak tanıyacaktır..

Bir yanlış birkaç doğruyu bile götürecektir..

Bu anlamdaki bazı riskli soruları peşinen yanıtlayayım ki,  Mayıs 2012’de konuşulanlardan geriye  en azından birkaç doğru kalsın.


Başbakan’dan tiyatroculara yarım porsiyon aydın benzetmesi:

Başbakan’ın, tiyatroculara Cem Karaca’nın sözleriyle  yaptığı  bu benzetme yersizdir. Bu ülkenin tiyatrocularının büyük bir çoğunluğu aydın olma derdinde olmamışlardır.  Politik düşünce üretmedikleri gibi, ülkenin aydınlarının da yanında olmamışlar, politize olmayarak yılanı deliğinden çıkartmayacaklarını sanmışlardır.  Susmanın, kabullenmek olduğunu anlamamışlardır. …

( Kaldı ki bence her oyuncunun aydın olmasını beklemek yanlıştır. Oyunculuk bir meslek dalıdır. Oyunculuk mesleğinin  etiğini uygulayıp, pekala aydın olmadan da  iyi oyuncu olunabilir.)



Başbakan’dan tiyatroculara aydın diktası suçlaması:

Aydın ile diktatörün yan yana  en son gelebilecek iki sözcük olduğunu düşünerek, zaten tiyatrocuların büyük kısmının  aydın olma telaşında olmadığını  da göz önüne alırsak, bu tez kendi kendine çürümüş olacak….

Ancak gerek Kürt Açılımı, gerek referandum sırasında, aydınların ellerini taşın atına koymadığından yakınan bir başbakan vardı…Şimdi aynı başbakan aydın diktasından söz ediyor.Dilediği zaman  aydınlara çağrı yaparak kullanan, işi bittiği zaman onları hedef gösteren biriyle karşı karşıyayız.



Başbakan’dan tiyatroculara istedikleri oyunları oynuyorlar suçlaması:

Bu ülkenin ödenekli tiyatro sanatçıları, genellikle repertuara alınan oyunlarda, kendilerine reva görülen ve panoya asılan distribüsyonlardaki rolleri oynadılar.   “Benim canım bu yıl Hamlet oynamak istiyor” diyecek lükse sahip olmadıkları gibi, bazen dünyalarının uyuşmadığı yönetmenlerin projelerinde ,rollerinin haklarını vermeye çalıştılar…

Ödenekli tiyatrolar repertuar politikalarında denge sağlamak için kimi zaman çok kötü oyunlarda oynattı oyuncularını…




Başbakan’dan sanat pahalıdır savunması:

Devlet tiyatrosunun 4 milyon TL  gelirine rağmen 140 milyon TL gideri olduğunu söyleyerek  işi bakkal hesabına indirgemek, Şehir Tiyatroları’nda 8 TL’ye satılan bir koltuğun 120 TL’ye mal olduğunun altını çizerek, toplamı 100 milyon doları bile bulmayan bir bütçe açığını genç kuşakların geleceği için lüks olarak nitelendirmek, popülist söyleme bile yaraşmaz.… Çünkü o popülasyon, batık işadamlarına, medya patronlarına , diyanet kurumları, silahlı kuvvetlere ne büyük  paralar akıtıldığını  çok iyi bilir.  

Kaldı ki, neoliberal bir söylemde sanata para ayrılmamasını buyuran hükümet , geçtiğimiz hafta İstanbul Belediyesi’nin üstelik kendi sanatçılarına  ihale ettiği 3 oyuna 3 milyon aktarmıştır.

Bu ülkenin 100’e yakın özel tiyatrosuna 3 milyon  yardım edilmezken , küçük bir grubun devleti hoş beş edecek birkaç piyesine 3 milyon ayırabilecek kadar gönlü zengin bir devletin, sanat pahalıdır söylemi de doğru değildir tabi…



Ben başbakanın tiyatroculara öfkesinin ardında hem belediye başkanı olduğu yıllarda Şehir Tiyatrosu’na yeterince diş geçirememiş  olması, hem de sözgelimi Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkamayarak, yeni Taksim projesini gerçekleştirememiş olmasının yattığını sanıyorum.

Oysa başbakan AKM konusunda tiyatroculara kızacağı yerde, onarım için 30 milyon alıp, binayı çürüten Kültür Ajansı’ndaki dostlarına kızmalıdır bence…

Ne yazık ki hükmedenin söyleminde çok yanlış var… Keşke bir o kadar doğru da olsa, en azından devletin sanatla maçı 0/0 bitebilseydi!

Bundan sonra aydınlar ve sanat insanları çok dikkatli olmalı çünkü onların yapacakları en ufak  bir hata yüzlerce doğruyu götürür!



Gelin haftaya kadar sus pus olmuş yetmez ama evetçilerin, Yılmaz Erdoğan gibi yetenekli insanların, düzene çanak tutan komedyenlerin, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt aydınlarının olası yanlışlarının kaç doğruyu götürebileceğini düşüne duralım!