zeynep altıok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zeynep altıok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2011 Cumartesi

BABALARI DAHA FAZLA YAKMAYALIM

"Siz sayın devlet yöneticileri nasıl ki 18 yıl önce günler öncesinden planlanan kalkışmanın piyonu olan binlerce kişinin 35 insanı diri diri yakışını 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı izlediniz, öyleyse bugün orada kayıplarının yasını tutan birkaç yüz kişinin otelin önünde toplanarak karanfil ve türkülerle acılarını paylaşmalarına ve o meşum günü hatırlatmalarına mani olamazsınız!

Siz ki cumhuriyet tarihinin en insafsız ayaklanmalarından birinin temelinde yatan bu ortaçağ zihniyetine göz yumdunuz, siz ki bu katliamın ardından adil bir hukuk süreci işletmediniz, sadece kalabalıktan göstermelik olarak topladığınız sanıkları yargıya taşıdınız, elebaşlarının örgüt liderlerinin peşine düşmediniz, siz ki ‘sözde’ aranan firari sanıkların T. C. Sınırları içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bir insanlık suçunu zaman aşımı ile yüzyüze bırakacak altyapıyı sağladınız, siz ki 18 yıldır eyleme geçen cehalet ile savaşmadınız, Sivas katliamının ardında kalan karanlıkları aydınlatmadınız! Öyleyse bugün bu insanların senede sadece bir gün -o da kendi başlarına geldiği için- toplanmalarını yasaklayamazsınız. O günü tekrar yaşamak bile ne kadar ağırdır bilir misiniz?

Sizin hiç babanız yandı mı? “
Yukarıda bazı bölümlerini alıntıladığım yazı deneyimli iletişimci, yazar ve edebiyat gurusu Zeynep Altıok’a ait.
Cemal Süreyya’nın “sizin hiç babanız öldü mü” şiiri hep ağlatmıştır beni Babası, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli aydınlarla birlikte diri diri yakılmış olan Zeynep de bu yazıyı yazdığı gün, 2 Temmuz 2011’de yine çok ağladım.
Bir zamanlar Madımak Oteli’ni bir ara kebapçıya çevirecek kadar “ince kıyım” düşünenler, Solingen’de yakılan Türkler gibi, tarihimizin bu utanç sayfasıyla yüzleşmek zorundaydılar. Bir utanç müzesi açıldı açılmasına ama katillerle mağdurların yan yana anıldıkları bir müze! Buna itiraz eden Zeynep’in yazısından sonra babasını tekrar yaktılar.
Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük edebiyat eleştirmenlerinden Prof. Füsun Akatlı’nın kızı olan Zeynep, annesinin yüzlerce öğrenciyle bilimin ışığını paylaştığı Doğuş Üniversitesi’ne işe alınmıştı, burada eğitim camiamız için bir kazanç olacakken, yazısının tetiklediği baskılarla okuldan kovuldu.
Doğuş Üniversitesi Zeynep’i önce konuşmama konusunda uyarmış, ardından işine son vermiş. Babası yakılan bir kızın haykırışı nasıl böyle cezalandırılır? Zeynep’in okuldan atılması demek, tarihimizde Madımak ile yüzleşilmeyeceği, üniversitelerimizde de bu konuların örtbas edileceğinin habercisi.
Yıllar önce Erzurum’da oyunculukta, beden ve ses eğitimine eşofmanla giren bir asistanın kravat takmadığı için istifaya zorlandığını duyunca, devlet üniversitelerimizin durumu beni ürkütmüştü.
Öte yandan sözümona özerk kurumlardan akademisyenler susturuluyor, en son Prof. Ataol Behramoğlu Beykent Üniversitesi’nden uzaklaştırıldı, Bilgi Üniversitesi genç sanatçıları “pornocu” olarak teşhir ederek, onları öğretim üyeleriyle birlikte kovdu.
Demokrasinin ileride olduğu ülkelerde , genç yaşında böyle afişe edilen öğrenciye ağır bir tazminat ödenir çünkü onun gençliğini çalmışsınızdır. Öte yandan Zeynep’in yazısı soykırım müzelerinde arşivlenir.
Berlin’deki soykırım müzesinde Almanların, Hitler faşizmiyle, soykırım ile nasıl yüzleştikleri ortada! Bu onları küçültmediği gibi, ırkçılık konusunda özür borcu olanları yüceltiyor kanımca!
Bizim stratejimiz ise ortadan kaldırmak. Gerçeği söyleyen sanatçıların bazıları dizilerden atılmakla tehdit edildler, bazıları “açılım kahvaltılarında” saf değiştirdiler , düzen onlara açıkça “sus ki seni besleyebilelim” dedi! Şimdi aynı kıyım akademisyenlere yapılıyor. Kürt, Alevi açılımlarıyla barış sağlayabilecek olanlar, bu kez akademisyenlere baskı yaparak, onları yakıyorlar.
Ne acıdır ki, daha bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın onuncu sınıflarda okuttuğu tarih kitaplarında “Süryaniler” hain olarak gösteriliyor, aşağılayıcı ifadeler kullanılıyor. Bu durum halkların kardeşliğine hiç yaraşmadığı gibi, Türkiye’nin imza attığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ne de aykırı.
Toplum olarak, halkların kardeşliğine en çok ihtiyacımız olan dönemde, gerçeği söyleyenleri üniversiteden atıyorlar, her şeyi bırakın bir genç kızın babasına haykırışını cezalandırıyorlar.
Bu durumda, ileride Madımak’ı, Dersim’i, Diyarbakır Cezaevi’ni, Bayrampaşa’da diri diri yakılanları anlatmayan, kendinden olmayanın hain” olduğunu öğreten, kravatla tiyatro dersine girerek sinik, pısırık, korkak dizi oyuncuları ve en önemlisi kötü insanlar yetiştiren bir toplum haline dönüşeceğiz.

Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.

Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;

İçimde cesetler ve daha ölmemişler var."

diye bitirmiş Zeynep yazısını , bense bu yazımı iyiniyetimle “ çeşitli açılımlar” yapmaya çalışan devlet erkanımızdan içimizdeki cesetler ve ölmemişlere sahip çıkan , gelecekteki kuşaklara her kim olursa olsun insan insandır diyen eğitmenlere yol vermek yerine, yol açmasını bekliyorum.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

SEVGİLİ ELEŞTİRMENİM FÜSUN AKATLI İÇİN

Füsun Akatlı’yı sonsuzluğa uğurlamak ne büyük bir acı!
Kimse cenaze levazımatçılığı yapıp, en sevdiği dostları Bilge Karasu, Edip Cansever, Tomris Uyar’la buluşmuştur demesin sakın. Son yıllarda türeyen şu karşı taraf trafik polislerinden haz etmiyorum !
Bir de tiyatroculara sahnede ölümü yakıştırıyorlar. Boğa güreşinde değiliz beyler! Niye yüzlerce kişinin önünde can çekişelim?
İlla ölümümüzü de seyretmekte kararlıysanız, zaten boktan şarkıcılarınızı yücelttiğiniz kültür politikanızla her gün fırınlarınızda ağır ağır yakıyorsunuz bizi.
Tiyatro sanatçıları bir mikrodalgada yakılıyor adeta!
Sesi kısılarak, ödeneği kısılarak, istediği oyunu sahnelediği zaman ödül yerine ağır ceza kesilerek, magazinin yanında bir hiç sayılarak bir mikrodalgada ağır ağır yakılıyor…
Füsun Akatlı’yı da böyle böyle, ağır ağır yaktı bu memleket.
Önce Sıvas’ta diri diri yanan eski eşi Metin Altıok’u seyrederek yandı Akatlı!.
Ardından, Leyla Erbil’in anma töreninde söylediği gibi, her aydınlanmacının, her Cumhuriyet kadının çektiği çilelerle yakıldı Akatlı. Aydınlanmacıların içinin yakılması , dünyalarının karartılmasıyla olur. Son yıllarda döneklerin hızlı yükselişini, dönmeyenlerin onurlu düşüşünü, kimi zaman cezaevinde, kimi zaman hastanede, kimi zaman sorgu odasında biten yangınlarını izleyerek yandı Akatlı.
Ardından, çağın illeti kanseri “yakaladı”. Edilgen hiçbir sözcüğü yakıştıramadığım için “ Kansere yakalandı” sözcüğünü özellikle seçmiyorum! Kanseri yenebilirdi, ama o adı bilinmeyen devasa makineler, peş peşe dayatılan ilaçlar, felsefede açılımı olmayan terapileri çözümleyemedi.
Kansere yenilmedi, cenazedeki pekçok dostunun da haklı düşüncesiyle zaten yıllardır yanmış olan vücudu, hastalığının ardından salgılanan artçı yangınlara dayanamadı.
Zeynep Altıok, 2 Temmuz’da babasını , 4 Temmuz’da annesini yangında kaybetti!
Akatlı için çok anlamlı bir anma töreni düzenlendi ama onun bine yakın tiyatrocuyu harekete geçiren 18 Mayıs “seyirci kalma” yürüyüşünün mimarlarından biri olduğu söylenmedi. İşte Akatlı’ya, edilgen sözcükleri yakıştıramama nedenlerinden biri daha!
Fırsat bulmuşken, bu yazının ilk cümlesini de: “Akatlı’yı sonsuzluğa uğurladık yerine, Akatlı son yolculuğa çıktı” olarak değiştireyim.
Ameliyatının ardından Küba, İtalya, Fransa yolculuklarına çıktı. Yoğun bakımdan birkaç gün önce Antalya’da Nazım Oratoryosu dinliyordu.
Füsun Akatlı ‘nın ardından gönderilen çelenklere baktım da, CHP memleketine hizmet eden bir aydınını uğurlamayı unutmuş. Halbuki o, cumhuriyete ve halka çok hizmet etti. Politikacılardan, Nurettin Sözen’den ve Bedrettin Dalan’dan da çok kötülük gördü.
Nurettin Sözen, Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliği ve Akatlı’nın başdramaturg olarak görev yaptığı dönemde, tiyatroyu politikaya alet etmek için, tiyatronun özerkliğini
delmek için çok çabaladı, repertuar politikalarına müdahale etti. Bizim bugün, bağımsız tiyatro adına “keşke olsa” dediğimiz her şeyi Sözen döneminde yitirmeye başladık . Akatlı’yı, o zaman sosyal demokrasi yaktı.
Gönül isterdi ki, en azından cenazeye bir çelenk yollamayı unutmayacak kadar duyarlı bir sosyal demokrat partimiz olsun! Neyse dünyaya yeni bir Füsun Akatlı gelirse, bu hatalarını o zaman düzeltirler artık.
Bedrettin Dalan ise, Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü kurucusu Prof. Akatlı’yı, sudan sebeplerle tazminatsız biçimde işinden attı. Akatlı’nın yetiştirdiği en yetenekli öğrencilerden Yiğit Sertdemir, Yeditepe Üniversitesi’nin törene çiçek göndermemesini eleştirince, Teşvikiye Camii’ne alelacele bir çiçek yetiştirildi. Füsun Akatlı’nın yetiştirdiği en güzel çiçekler öğrencileridir gibi saçmasapan bir deyimin arkasına sığınmayacağım çünkü bazı sanatçıların birbirlerine ihanetlerini gördüğüm zaman, onlara çiçek nitelendirilmesi yapılmasını hiç doğru bulmuyorum.
Akatlı, bize özel üniversitelerin tiyatro bölümlerinin nasıl ticarethane mantığına çevrildiğini çok güzel biçimde belgelendirmiştir. Rektörü aşarak patron tarafından işten atılan bir bölüm başkanının dramı hem Akatlı’yı, hem bizi yakmıştır.
Kitapların, yazıların bile kalıcı olmadığı bu memlekette ölünün arkasından gönderilen çiçeğin hiçbir önemi yok elbet! Ancak önemli romancı ve hikayecilerimizden Zaman Gazetesi yazarı Selim İleri’nin gazete haberlerine de konu olan çelengi sadece Akatlı için değil, Türkiye’de yazın alanında emek veren herkes için önem taşıyor!
“Sevgili Eleştirmenime” diyordu çelengin üzerinde!
Anma töreninde, Selim İleri, Akatlı’nın zaman zaman kendisini övdüğünü, zaman zaman da yerdiğini söylemişti. Cenazeye “sevgili eleştirmenime” diye gönderilen çiçek, sadece
İleri’nin eleştiriye tahammül eden çağdaş kişiliğini ortaya koymak açısından önem taşımıyor, bu dünyada Akatlı kadar yetkin kalemler olmasalar da, eli kalem tutan kişilerle barışık olabilmenin önemini vurguluyor bence.
Türkiye öyle tuhaf bir memleket ki, eleştirmenlerin bile eleştirilmeye tahammülü yok.
Prof.Akatlı, yaşamıyla bir şeyler öğretemediyse, umarım ölümüyle bunları öğretmiştir.