kürtçe tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürtçe tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2010 Pazar

AHMET TÜRK'ÜN YUMRUK YEMESİNİ İSTEMİYOR MUSUNUZ?

AHMET TÜRK’ÜN YUMRUK YEMESİNİ İSTEMİYOR MUSUNUZ?


NEDİM SABAN

nedimsaban@superonline.com

Ahmet Türk’ün yumruk yemesini istemiyorsanız….
Hrant Dink’in kurşunlanmasını istemiyorsanız…
“Miğfer” oyununu yasaklamayınız.
….
Ayla Çınaroğlu’nun, 1992 yılında içinde Turgut Özakman, Rutkay Aziz, Yücel Erten, Tamer Levent, Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu gibi gibi yetkin tiyatro adamları, psikologlar ve yazarların bulunduğu kişilerin oluşturduğu TOBAV tarafından ödüllendirilen “Miğfer” adlı çocuk oyunu , geçtiğimiz hafta Hatay Dörtyol Kaymakamlığınca yasaklanmış. Türkiye Tiyatrolar Birliği, Assitej, TOBAV, OYÇED, Çağdaş Drama Derneği, İstanbul Barosu Tiyatrosu gibi tiyatro örgütleri bu kez nasıl olduysa olaya hızla sahiplendiler, kınama bildirileri yayınlayarak bu çağdışı uygulamaya kafa tuttular. Bazı bildirilerde yer alan “kaymakamımızı yeniden düşünmeye çağırıyoruz” sözü beni çok güldürüyor. Dilimize “kendine iyi bak” gibi, bir de bu deyim pelesenk oldu!
Bu kez kaymakam hakikaten “yeniden düşündü” ve yasağı kaldırdı. Ama bazen yeniden düşününceye ceye kadar çok geç kalınmış olabilir.
Eğer bir kişi, Türkiye Cumhuriyeti’nde Kaymakamlığa, Emniyet Müdürlüğüne, Valiliğe, bakanlığa kadar yükselmişse, artık “yeniden düşünme” mertebesini çoktan geçmiştir.

Aman sevgili Erdal İnönü, yeniden düşün de, Sivas katliamını engelle diyebiliyor musunuz? Ölülerinizle yüzleşmekte geç kalmışsınızdır artık!
Ahmet Türk yumruğu yemiş, ne olur yeniden düşün, Samsun Emniyet Müdürü…
Hrant öldürülmüş, lütfen yeniden düşün, İçişleri Bakanı!
Transseksüeller dövülüyor, yeniden düşün Beyoğlu Emniyet Amiri!
2010’da oyun sansürlüyorsun, sanatçılar turnelere giderken hala seks işçisi gibi nüfus kağıdı, ikametgah senedi gösteriyorlar , bir HIV testi istemediğiniz eksik… Yeniden düşün Kültür Bakanı!

İzmir ve Ankara Devlet Tiyatrosu başta olmak üzere Türkiye’nin her köşesinde defalarca oynanan “ödüllü” bir oyunu , 28 yıl sonra durup dururken “karakterlerin olumsuz davranışlar sergilemesi, orduyu rencide edici ifadelerde bulunulması, mesajın yanlış yollarla verilmesi, esprilerin seviyesizliği, sıkça argo sözcük kullanılması” nedeniyle yasak altına alan bu zihniyete imza atanların bir bölümü ertesi sabah genç beyinlere eğitim vermeye gidecek, belki sayın kaymakam ileride daha yüksek makamlarda görevler yapacak.

Gençlere “barışı anlatan” bir tiyatro oyunundan sakınmak, çocuklara savaşın kötü yanlarını anlatmaktan çekinmek niye? Toplumumuzda şiddetin körüklediği olayların yıllardır ne canlar yaktığını hepimiz bilmiyor muyuz? Komisyonu oluşturan eğitmenler olarak gazetelerin birinci sayfalarını pas geçseniz bile, üçüncü sayfalarını da mı okumuyorsunuz?

TOBAV, oyunla ilgili olarak kaleme aldığı kınamada “Miğfer”,’in 28 yıldır, Türkiye’nin hiçbir bölgesinde soruşturulmadığını da dile getirmiş. Sanki Hatay Dörtyol Türkiye’nin farklı bir bölgesiymişçesine, MİĞFER Dörtyol’da yolunmuş !



Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu akıl dışı uygulamasını anlamak zaten imkansız. Türkiye’yi kamplara bölmüşler. Düşünün Amasya’da oynadığınız oyun için, Diyarbakır’da tekrar komisyon kararı aldırtmak zorundasınız , Antalya’nın şirin bir beldesi için yeniden başvuru yapmak zorundasınız!

O ilçenin kaymakamı, ilçe milli eğitim müdürü hangi tarikata yakınsa, kendi sevdiği oyunların kayırılması sözkonusu. Belki Dörtyol’da olduğu gibi “Miğfer”i yasaklayacak kadar ileri gidemiyor ama Hacıcavcav ile Karagöz’e ne taklalar attırıyorlar bir bilseniz!

Umarız yeni Milli Eğitim Bakanı bu konuda kararlı, sağlam adımlar atar. Türkiye’de eğitimin, öğretimin bir bütün olduğunu, Hatay’da ayrı, Edirne’de ayrı uygulamalar yapılamayacağına karar verir.

Yoksa, bir de iş savaş karşıtı bir oyunu yasaklamaya varırsa, yarın okullarımızdan mini tetikçiler, üçüncü sayfa katilleri çıkacağından korkarım. Yıllar önce Dr. Stres adlı programımda bir ortaokul bahçesinde gömülü bıçakları ekranda göstermiş, şiddetin ailenin en küçük ferdinin kanına işlendiğini belgelemiştim.

Bir ülkeyi bölmek için, bir yuvayı bölmek, bir anne ile oğlun arasına, sadece Kurtlar Vadisi’ni değil, bir bıçak sokmak, bir çocuğu “savaş karşıtı” bir oyundan soğutmak yeter!

Bu arada, MİĞFER konusunda duyarlı davranan tiyatro örgütlerimiz, Batman’ın Tek Kürtçe Tiyatro Grubu Arsen Paladov Tiyatrosu üyesi Abdullah Tarhan’a, beş yıl “sanat yasağı” verilmesine nedense tepkisiz kaldılar! Nedenini ben biliyorum. Abdullah Tarhan ile görüş ayrılıkları vardır. Bu ne biçim bir demokrasi anlayışıdır ki, bu topraklarda bir sanatçının “beş yıl sanat yapmamasını”, bu dramı görmezden gelerek, sadece gündemi Dörtyol’a kaydırmayı içine sindirir? Hani, yüreğiniz, içerdiği sözden bağımsız olarak, sanatın, sanatçının özgürlüğü için atıyordu?

Savaş istemiyoruz, barış istiyoruz, demokrasi istiyoruz, özgür düşünce, ifade özgürlüğü istiyoruz demek iyi hoş ama bunları kendiniz için değil, başkaları için de istemek, paylaşmayı bilmek lazım!



Bu yazı 19 Nisan 2010 tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

28 Şubat 2010 Pazar

BAŞBAKANLA KAHVALTIDA BİR PARMAK BAL

BAŞBAKANLA KAHVALTIDA BİR PARMAK BAL


Nedim Saban
nedimsaban@superonline.com



Başbakan, geçtiğimiz Cumartesi günü şarkıcılara bir sabah kahvaltısı verdi.
Saat üçlere kadar uzadığı için brunch (!) da denebilir.
Davete en erken Kibariye gelmiş, peki en geç kim çıkmış? Bence asıl haber olması gereken konu odur.
Zeki Müren “bir sanatçı ne sağcı, ne solcu”olmalı, yoksa taraftarlarını kaybeder derdi!
60 kişilik misafir grubu arasında, paşanın sözünü doğrulayan, Erol Evgin gibi tarafsızlar mesela!
Sonra, her devrin adamları var. Adlarını yazamayacağım çünkü ben tuşa basana kadar nasılsa başka tarafa kaymışlardır.
Tuhaf çıkışları olanlar var. Mesela Bülent Ersoy. Popstar’da, “çocuğum olsa askere yollamaya kıyamam ” deyiverir, ardından da yarışmacılara “sevgilin zenginse, gerekirse fantezilerini yerine getireceksin” diye salık verir.
Davetliler arasında Nihat Doğan gibi AKP’liler var..
Gerçek AKP’lilerse, saygım var. Aralarında şimdilik AKP’li olanlar var.
İktidardan medet umanlar, bu kahvaltıyı yaz mevsimindeki Açıkhava konseriyle denk düşürme peşinde olanlar da var tabi.
Başbakan’a ayıp olmasın diye gelenler, fişlenmemek için gelenler olduğu gibi, fazla kalabalıkta derdini anlatamayacağı için gelmeyen Sabahat Akkiraz, gelmeme gerekçesini daha sonra açıklayacağını belirten Edip Akbayram, bir de kanımca açılıma destek verdiği için puan toplayacağını sanan, ancak özellikle İzmir konserlerinde müşteri kaybedince açılmak yerine evine kapanan Sezen Aksu var!
Sezen’in, Ahmet Kaya’yı da yalnız bıraktığını daha önce yazmıştım.
Kahvaltıda, başbakanla beraber basına yansıyan görüntülerden sonra dinleyicilerine “Yazıklar olsun” dedirtenler de oldu, ama açıkçası, ne Neşet Ertaş, ne Yavuz Bingöl, ne Arif Sağ’ı orada görmek beni yadırgatmadı.
Tayyip Erdoğan’ın açılım çağrısını, net olarak anlayabilsem, demokratikleşmenin önü gerçekten açılmış olsa, siyasi örgütlenme hakkı engellenmese, insanlar düşüncelerinden dolayı hapse atılmasa, kanın duracağına gönülden inanabilsem, o ses sanatçılarının kahvaltılarındaki zeytin dalını ben de paylaşırdım.
Milliyet Sanat Dergisi için iki kez üst üste , Türkiye’de Kürtçe tiyatro yapan emekçilerle söyleştim. Açılımın saçılıma dönüştüğünü, arkadaşlarının politik düşüncelerinden dolayı hapislerde süründüğünü, TRT Şeş’in vitrin olarak kullanılırken basın özgürlüğünün engellendiğini bizzat onlardan dinlemesen, İbrahim Tatlıses’e kahvaltıdan dönerken bana da bir lahmacun getirmesini rica ederdim.
Başbakan “sanatçılar elini taşın altına koysun” demiş. “Elini taşın altına koyan” bir sanatçının düşüncelerinden ötürü yargılanmayacağı konusunda teminat verebilirse, kendisine ben de elimi uzatmak isterdim.
Demokratikleşme yönünde atılan bu adım samimiyse, hangi partiden gelirse gelsin, ölümlerin durması için, mutlaka önemsenmelidir. Kaldı ki, hükümet, bağıra bağıra, kahvaltıların, sinemacılar ve yazarlarla devam edeceğini söylediği halde, halen oradaki şarkıcıları eleştirerek, “onlar da sanatçı mı, açılım onlara mı kalmış?” demek etik değildir!
Seda Sayan’ın, eski sevgilisi konuşurken, salonu terk etmesi, Bülent Ersoy’un, havaalanlarında “VİP salonundan yararlanmak istemesi” tabi ki, bu kahvaltıyı önemsememek için hafifletici nedenler arasına girer. Siz, bazılarının, açılım toplantısında yeğeninin Güneydoğu’dan İstanbul’a tayin edilmesini istemediklerine şükredin!
Ama Funda Arar’ın yaptığı gibi koca başbakanı bulmuşken ülkenin kanayan yarası olan telif hakları ve korsan yayıncılıktan da söz etmemek olmazdı tabi!
Rojin, kamuoyunda yanlış bir tanımlamayla “taş atan çocuklar” diye anılan “TMK mağduru çocuklar”ı da dile getirerek, aslında çocuklar için adalet çağrıcılarının Güneydoğu meselesinden ayrıştırmak istediği “çocuk nerede olursa olsun çocuktur, hükümetin politikasından ayrı tutulmalıdır”konusuna başbakanın dikkatini çekerek, bence iyi yapmış Çünkü hepimiz biliyoruz ki hükümet güneydoğu meselesinde sertleştikçe, sadece aydınları, sanatçıları, değil, çocukları da cezalandırıyor.
Tayyip Erdoğan, Necip Fazıl’ın “Arı bal yapar” ama “balı izah edemez” dizesini gündeme getirerek, sanatçılara çok önemli bir görev yüklemiş. Politize olmalarını önermiş.
Ama yaşadığımız şu cüce Şubat’ta, bir yandan Mustafa Balbay gibi aydınlarımız hapishanedeki birinci yıllarını çürütürken, öte yandan mesela Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Ülker Arıboğan’ın görev süresi dolmadan görevden alınmasını, Erzincan savcısının depremini, Vatan Gazetesi internet editörünün salt bir iddia üzerine mahkemeye çıkartılmadan önce on ay hapis yatmasını , yargının siyasallaşmasını, üniversitenin kadrolarına el atılmasını , sanatçıların, aydınların, siyasetçilerin, askerlerin, sesi biraz fazla çıkanların, bazen haklı bazen haksız yere tutuklanarak bir kaos ortamı yaratılmasını , pek çok kişinin başına gelenleri bazen sinerek, sindirilerek, bazen haykırarak izlediğimiz şu dönemde, farzedin ki elimizi taşın altına koyduk! Elimizin ezilmeyeceği ne malum?
Farzedin ki, biz sanatçılar, kahvaltıdan aldığımız coşku ve ağzımıza çalınan bir parmak balla, bal yapmaya karar verdik. Peki balın bizi zehirlemeyeceği ne malum?



Bu yazı 28 Şubat tarihinde yazarın Birgün Gazetesi'ndeki haftalık köşesinde yayınlanmıştır

23 Ocak 2010 Cumartesi

KÜRTÇE TİYATRO

12 Eylül’de İstanbul’da gerçekleştirilen Tiyatro Kurultayı’nda, sadece İstanbul’da faaliyet gösteren dört ayrı Kürt Tiyatrosu olduğunu öğrendiğimde, bu dergiye bir yazı önerisi sunmuştum. Ancak, zaman mı hızla aktı, demokrasi süreci mi hızla tıkandı bilemem: şansa ya da şanssızlığa bakın ki, Kürtçe Topluluklarıyla buluştuğum gün, DTP’nin kapatıldığı güne denk geldi!
Hani kendinizi, sanki öyle bir şey olabilirmiş gibi, bugün politika konuşmayacağım diye şartlandırısınız ya, bu kez onların ısrarla politikadan uzak durduklarını hisettim Sanki tiyatrodan konuşurken, politikadan konuşmamak mümkünmüş gibi.
Türkiye’de 1992 yılından bu yana Kürt Tiyatrosu var! Ancak Kürt Toplulukları, halen bir prodüksiyon yapacakları zaman bazen dekorlarını çöpten toplamak zorunda kaldıklarını söylüyorlar.
İstanbul’da faaliyet gösteren Mezopotamya Kültür Merkezi, Seyrü Mesel, DestAR-Theatre ve Teatra Avesta’nın birbirinden türemiş . Onlar, bu türemenin politik ayrışmadan değil, estetik kaygılardan kaynaklandığını belirtiyor
Seyri Mesel Tiyatrosu’nun Sanat Yönetmeni Erdal Ceviz, Kürt tiyatrosu konusunda en uzun çalışmaları yapmış olan kişi. Köklerini sözlü geleneklerden alan Kürt Tiyatrosunun artık estetik bilincini geliştirdiğini ve kendini estetik anlamda sorguladığını söylüyor. Shakespeare, Moliere, Brecht’in oyunları en yetkin kalemlerce Kürtçeye çevrildiği gibi, Kürt oyun yazarları da Musa Anter gibi aydınları anlatan oyunlar yazmışlar. Yani Kürt Tiyatrosu doğu kültürünün mirası olan sözlü geleneği aşmış,artık yazıya dökülen muhtelif eserler yaratmış.
Mezopotamya Kültür Merkezi oyuncuları, söyleşimize sıcak politik gelişmelerden dolayı katılamadı. Belki de haklıydılar! Son günlerde benim bile tiyatro konuşmak yerine, evde kalıp haberleri seyretmeyi seçtiğim günler oluyor.
Erdal Ceviz de değindi bu gerçeğe. Cizre’de çatışma varken, bölgede turne yapmak fazla mı romantik? Hele hele oynadığınız oyun bildik anlamda ajit-prop tiyatronun örneği değilse? DTP’nin kapatılmasının ardından nasıl ve nerede tiyatro yapılması gerektiğini sorgulamayı tekrar düşünür olmuşlar. Sokak tiyatrosu ile başlayan maceraları yine sokaklarda mı devam edecek?
Tiyatrolarının partiyle organik bir bağı olmamasına rağmen, partinin Güneydoğu’da seyirci örgütlemesine katkısı çok önemli katkısı varmış. Bu süreçte Kürt Tiyatrosu’nun ciddi bir seyirci kaybı olacaktır mutlaka!
Türkiye’de 100’e yakın Kürtçe Tiyatro yapan sanatçıdan söz etmek mümkün.. Diyarbakır Şehir Tiyatrosu’ndaki kadrolu oyuncuların dışında, diğerleri, ne yazık ki, henüz tiyatrodan geçinemiyorlar, başka meslekler yapıyorlar. Sadece İstanbul’da yılda 3 ya da 4 yeni Kürtçe oyun çıkıyor. Bazı oyunlar hemen kalkarken, Qalu Qır gibi 8 yıldır oynanan oyunlar da var.
Salon bulsalar, sadece Diyarbakır’da 30 gün turne yapabileceklerini söyleyen sanatçılar, kendilerine salon tahsis etmek yerine Haldun Dormen’i kente Kürtçe tiyatro yönetmek için konuk eden Osman Baydemir’in yaklaşımının sorunlu olduğunu düşünüyorlar!
Açılım rüzgarının katkısıyla, DestAR-Tiyatro, T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Devlet Desteği almış. DestAR, şimdi, bakanlığın desteklediği bir oyunun uzun vadede sanatsal süreçlerini ve izleyicilerini nasıl köstekleyeceğini merak ediyor!
Bir dönem Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürtçe biroyunla bakanlığa destek için başvurmuş, o zaman açılım filan yokmuş, bakanlığın çelik kapıları fena halde yüzlerine kapanmış.
TRT Şeş’in göstermelik starları olmasında sakınca görülmeyen Kürt Tiyatrocular, İstanbul’da sokağa çıktıkları zaman kimliklerinden dolayı aşağılanıyorlar, polis tarafından potansiyel suçlu olarak görülüyorlar. Onlara TRT Şeş’in kapıları açık ama mesela Siirt Halk Eğitim Merkezi’nde, Cizre’de Kürtçe oyun oynamaları epey zor!
Daha da komiği, Kürtçe yazdığı oyunun Devlet Tiyatrosu’nda oynanması için açık destek isteyen Cuma Boynukara, yetkilisi olduğu Kadıköy Belediyesi Barış Manço
Kültür Merkezi’nin kapısından yıllarca içeri sokmamış onları!
1997 yılında Ankara Tiyatro Festivali’nde Kürtçe Tiyatro girişimleri festival komitesinin iyiniyetli yaklaşımına rağmen kolluk güçlerince engellenmiş. Ancak oyunlarını 1998 yılında aynı festivalde oynamayı başarmışlar.
Şaka gibi ama, aynı oyuncular aynı oyunu aynı dilde aynı aynı kentte festivalden birkaç gün sonra oynayınca, yasaklanmış. Ne yazık ki bu yasaklama nedeniyle Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından para cezasına çarptırılmış. 2001 yılında da Olağanüstü Hal kalktığı halde, Diyarbakır Festivali’nde yasaklanmışlar.
Uluslararası festivallerde nasıl İngilizce, Almanca oyunlar izliyorsak, Kürtçe oyunlar da izleyebilmeliyiz diye düşünüyorum. Tabi ki, oyunların estetik standartları festivale uygusa! Azınlık tiyatroları için pozitif ayrımcılık yapılmalı, Bu tiyatrolar çağdaş mekanlardan yararlandırılmalı, bu çağda dekorlarını çöpten toplamamalı. Ancak, A.B.D tiyatrosunda siyah azınlıklar , kadın, eşcinsel oyun yazarlarının lehine uygulanan pozitif ayrımcılığın uzun vadede estetik yoksunluğa yol açtığı da unutulmamalı!
Kürtçe Tiyatronun emekçileriyle söyleşimizin en hassas noktalarından biri dil konusundaydı. “Kürt tiyatrosu sadece Kürtçe Tiyatro mu?” dediğim anda, ortamın gerildiğini hisettim. İstanbul’da büyüyen Mirza Metin , Kürtçeyi sahnede öğrenmiş mesela. Doğal olarak, böyle bir soru sorunca, özgürlük alanlarına müdahale ettiğimi sandı. Oysa ben konuyu daha geniş seyirci kitleleriyle buluşabilen bir Kürt Tiyatrosu yaratılabilmesi için açmıştım. Kaldı ki, DestAR’ın oyuncularından Berfin Zenderlioğlu’yla aynı sahneyi bir okuma tiyatrosu etkinliğinde paylaştığım ve ne kadar yetenekli olduğunu bildiğim için, Kürt Tiyatrocuların sadece Kürtçe oyunlarda yoğunlaşması durumunda onları geniş toplumun yitirme tehlikesi olduğunu düşünüyorum.
DestAR, tiyatroda dil sorununu aşmak için oyunlarını Türkçe üst yazıyla oynuyormuş. Ancak, söyleşiye katılan üç topluluk da, kendi dilinde varolmayan, kendi ezgisi ve tınısını bulmayan bir tiyatronun yaşamayacağının altını ısrarla çizdi.Kürtlerin çok dilli olmasından dolayı oyunlarda Kurmanca, Zazaki dilleri de kullanılıyormuş. Tiyatroda konuşma dili her ne kadar “ikincil” mesele olsa ve öncelikle sahne dilinden de söz edilse, onlar, azınlık tiyatrosu kimliğinde dil konusunun çok önemli olduğunu düşünüyorlar.
Dil demişken, “İki Dil Bir Bavul” ve “Nefes” filimlerine geliyor konu. Söyleşimize Teatra Avesta topluluğundan katılan Bilal Bulut “Nefes”’te oynamış, fakat daha sonra filmin yapımcılarıyla ters düşmüş. Film çekimi sırasında çok yalnız kaldıklarını ve medyada Güneydoğu gerçeğinin bavulun içinde kalmasının herkesin işine geldiğini anlatıyor.
Sanat ve tabu demişken, salt bir azınlık adına tiyatro yapmanın dertlerinden konuşuyoruz. Cemaat tiyatrosu olarak özgürler mi?
Öncelikle, cemaat tiyatrosu yakıştırmasını kabul etmiyorlar. Kürt gelenek ve göreneklerini rahatça eleştirebildikleri gibi, savaş karşıtı söylemler geliştirebildiklerini anlatıyorlar.
2007 yılında sahneledikleri “Xewn u Xeyal” oyununda savaşın iki tarafını da rahatça eleştirmişler. Burada silaha sarılan bir Kürt genciyle ilgili olarak da eleştirilerini dillendirmişler.
Qal u qir oyununda cinsellik içeren bazı sahneler varmış. Seyri Mesel topluluğu oyunu İstanbul’da sahnelediklerinde, Diyarbakır’da çok eleştiri alabilecekleri konusunda uyarılmış ama tiyatro tabuları yıkmalı diyerek sahnelere dokunmamışlar ve aksine Diyarbakır köylüleri tarafından ayakta alkışlanmışlar!
Murat Batgi’nin “Ziman direjé adlı stand up gösterisinde, Kürt kurum ve siyasetçilerine ironik göndermeler yapılır, DTP’li milletvekilleri ti’ye alınır, herkes de çok gülermiş.
Tiyatro ırkçılık, milliyetçilik, sınıf ayrımcılığı, etnik ayrımcılığın tuzağına düşmemeli. Kürt Tiyatrosu emekçileri de Kürt Milliyetçiliğinin sınırlarını çoktan aşmış, evrensel bir sahne dilinin savaşını veriyorlar.
Tiyatro Avesta Shakespeare’in Romeo Jüliet’ini hazırlıyor yeni sezon için. Yoo, yoo. O en beylik yorumla değil. Hani, Romeo Türk, Jülyet Kürt kızıdır filan!
Seyri Mesel, Jean Genet’nin Hizmetçiler’ini oynamış. Yoo, yoo. O ilk akla gelen, en klişe, ayrımcı yorumla değil.Ev sahibi Türk, hizmetçiler Kürttür mesela!
Tiyatro prototipleri kırarak, toplumsal klişelerin yerleşmesini önler. Gani Şavata v.b’nin alıştırdığı gırtlaktan konuşan Kürt imajının kırılması için, aynı biçimde Güneydoğu’da asker, polis, memur öğretmen kimliğinden dolayı “üniformalı” ya da “önlüklü” tanınan
Türk prototipinin yıkılması için mücadele ediyorlar. Bunun için de özgür bir tiyatroya ihtiyaçları var.
Bu yazıyı okurken, Kandemir Konduk’un“Yasaklar” oyununun bile yasaklandığı,Başbakan’la ilgili bir fıkra anlattığı gerekçesiyle “Laz Marks” adlı oyun hakkında soruşturma açıldığı, Kadıköy Belediyesi’nin Zülfü Livaneli oyunları için de salon tahsis etmediğini düşünüp, “ha Kürt, ha Türk” sorunlar aynı diyebilirsiniz!
Ne yazık ki son zamanlarda özgürlüklerimizle eğil, mahrumiyetlerimizle özdeşleşir hale geldik.
Söyleştiğim tiyatrocuların deyimiyle açılım saçılıma dönüştü.
Ancak, söyleşimizin ortak düşüncesi şudur ki: devlet “Kürlere bir oda verdim, hürmette küsur ederlerse geri alırım” mantığından vazgeçmeli.
Oyun yazarı Cihan Şan , Karamazof Kardeşler’den bir metaforla bitiriyor : “Babamız kızsa da,kızmasa da, biz bu evde yaşıyoruz ”

Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi'nin Ocak Sayısı'nda yayınlanmıştır.