Geçtiğimiz yıl Urla’da “Yenikapı Tiyatrosu”, öncülüğünde gelenekselleştirilen Tiyatrolar Buluşması’nda yaklaşık 45 derece güneşin altında, çeşitli amatör topluluklar ve birliklere ait olan gençler ve bünyesinde yüze yakın topluluğu bulunduran Amatör Tiyatrolar Çevresi ile İATPG adlı örgütlerin bir araya gelmesiyle, Türk Tiyatrosu adına bir güç birliği oluşturma kararı verdik. 12 Eylül’de İstanbul’da bir kurultay, ardından Kasım ayında Ankara Tiyatro Festivali bünyesinde profesyonel tiyatroların ve sanat adamlarının da katıldığı bir çalıştay yapılarak tiyatromuzu bekleyen tehlikeler masaya yatırıldı.
Bu dönemde sanatçıları bekleyen en büyük meseleyi “tiyatroma dokunma” olarak açmak mümkün! Ödenekli tiyatrolar, kendileriyle ilgili gündeme getirilen yasa değişikliklerinin ne kadar farkındalar, kaderlerinin pek yakında Tekel işçileriyle kesişeceğinin ne kadar bilincindeler bilemem ama kurultaylara pek katılmadıklarına, AKM eylemlerinde pek az boy gösterdiklerine göre, kendi meselelerine kendileri sahip çıksınlar.
Bugüne kadar “tiyatroma dokunma” meselesini, hep binama dokunma olarak algıladık. Sanki binalar yıkıldığı, ya da yeni binalar yapıldığı zaman tiyatro kendi kendine varolacakmış gibi… Tarikatlara peşkeş çekilen, adeta AKP teşkilatı gibi kullanılan “Karaca Tiyatrosu”nun hali ortada. Şimdi orası haftada iki gün Dostlar Tiyatrosu’na tahsis edilse ne olur edilmese ne olur? Binada sağlıklı tiyatro altyapısı zaten kalmamıştır, tiyatroya çoktan dokunulmuştur.
Büyüklerimiz bize tiyatro sevgisinin çocuklukta başladığını öğretmişlerdi. Koca bir yalan!
Sadece İstanbul’da okulları denetimsizce dolaşan 300 adet kumpanya var. Bunların oyunlarına artık şahsi sapıklık bile katılıyor: İşte İstanbul’da çocuklarınızı okuttuğunuz bir okulu dolaşan bir oyunun derme çatma senaryosu (metin demiyorum özellikle) Eve hırsız girer, yetim çocuk korkar. Sonra çocukla hırsız arkadaş olur. Hırsız, evde yaşar, akşamları anneyle, gündüzleri çocukla ilgilenir.
Bu fevkalade yunları oynayabilmek için Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin almak yeterli değil, çünkü her bölgenin ayrı tarikatçı eğitmenlerini de hoş tutmanız gerek,her ilçeden ayrı ayrı izin almanız lazım. Bu yüzden TOBAV ödüllü, yıllardır Türkiye’nin dört bir yanında başarıyla oynanan Ayla Çınaroğlu’nun “Miğfer” adlı oyunu Hatay Dörtyol’da yasaklanabiliyor mesela. Tiyatromuza dokunulmuştur.
Bizler, şenlik kültürünü yaşayan toprakların çocuklarıyız. Bir dönem liselerimizdeki İLTÖ şenliklerinin tadına doyamazdık. Nur içinde yatsın, Mustafa Gezer, Cem Yalın gibi öğretmen kökenli yazarlar yetişti şenliklerden. Sonra uzun yıllar liselerde tiyatro şenliklerinde “Pembe Kadın”, “Bernarda Alba’nın Evi”, “Ocak” izlemekten gına geldi. Artık gözü açılan kuşaklar yaratıcılıkta sınır tanımıyor. Manisa Demirci Sağlık Lisesi sağlıklı bir yorumla ’, tarih öğretmeni ve rehber öğretmenlerinin öncülüğünde Tuncer Cücenoğlu’nun “Kör Döğüşü” adlı oyunuyla birincilik kazanıyor ama ertesi gün din öğretmenleri onları, oyunda din adamlarını küçük düşürdükleri gerekçesiyle savcılığa şikayet ediyor. Bir kere bu nasıl bir faşizan ihbarcılık kültürüdür ki, bir öğretmen, eğitim verdiği kurumu , yetiştirdiği öğrencileri savcılığa ihbar eder? Yanlış bir şey varsa, otur, tartış. Gerekirse gençleri ders dışında meyhaneye davet et, bir bira ısmarla, sen içme, onlarla oyunun doğrularını yanlışlarını tartış, ama tiyatrolarını savcılığa ihbar etme çünkü tarih bana bugüne kadar hiçbir savcıyı hatırlatmıyor ama nice başarılı oyun yazarını hatırlatıyor.
İlkokulda berbat oyunlar izleyerek tiyatrodan tiksinen, lisede birinci de olsa savcı karşısında titreyen, Anadolu’da turneye gelen tiyatro sanatçılarını halen polisten sabıka kaydı alması gereken kişiler olarak hatırlayan çocukların üniversiteye girdiklerinde, tiyatro dostu rektörlerle karşılaşacağını sanmayın.
İTÜ Taşkışla Sahnesi, yıllardır provalarını da, oyunlarını da koridorda oynuyor. Sahne olmadığından değil! Oditoryum, sponsor şirketlere bal gibi tahsis ediliyor ama onlar anarşist çünkü tüm Türkiye’de çok ses getiren “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümünü” başarılı bir yorumla oynuyorlar. Zavallı İTÜ öğretim üyeleri, bu dirençli gençlere,” bari sponsorları rahatsız etmeyin, şu karşı koridorda oynayın” demekten başka çare bulamamış.
Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde ise, sanırım Yılmaz Büyükerşen’in kente yaptığı hizmetleri içine sindiremeyen üniversite yönetimi, tiyatro kulübünü, yıllık 400 lira bütçeyle sınırlamış. Üstelik tiyatro kulübünü tiyatro binasına sokmayarak! Bir doktorun yedi yıl kadavra bile görmeden eğitim aldığı memlekette doğal değil mi bu?
Manisa Celal Bayar Üniversitesi de 2006 yılında Gogol’ün “Müfettiş” oyununda argo bir sözcüğün sansürlenme emrinin uygulanmaması üzerine, sözümona danışman bulunamadığı için tiyatro kulübü kapatılıyor.
Kürtçe Tiyatro yapanların yıllarca yaşadıklarını, Milliyet Sanat’ta uzun dosyalarda anlattım. Ancak bu topraklarda Batmanda, Abdullah Tarhan adlı sanatçıya ve Arsen Paladov Tiyatrosu üyelerine beş yıl sanat yasağı veriliyor ve görüş ayrılığı olduğu için midir nedir, demokratlarımızın sesi sedası çıkmıyor. Açılım için başbakanın sofrasına oturanların da!
Yenikapı Tiyatrosu Dersim’de oynarken, salonda seyircilerin üzerine polis salınıyor, aramaya kurt köpekleri de teşrif ediyor. Tiyatroya artık köpekler de dokunuyor! Köpekleri daha önceleri havaalanında görmüştük, artık tiyatroya da indiler, sıra kurtlar ve öteki hayvanlarda…
Kemer Belediye Tiyatrosu’nu fesheden MHP’li başkan, önce kadrosunda zabıta memurlarının eksik olduğu için oyuncularının zabıta memuru olmasını emrediyor, oyuncuları bunu kabul ediyor, “en büyük başkan bizim başkan diyorlar”, kovuldukları zaman, adamcağız kötü oluyor.
CHP’li Yenimahalle, CHP’li Çankaya Belediye Tiyatroları, kadrolarını tamamen keyfi nedenlerle tasfiye ediyor. İnternette kıyamet kopuyor, sonra gizli bir pazarlık yapılıyor, ses seda yok. Ne yazık ki, iyiniyetli tiyatro siteleri, haber atlamamakk için, haberleri araştırmadan giriyorlar, bu nedenle kimi zaman manipüle edilerek yanlış haberlere alet edilmiş oluyorlar.
Tiyatrolar Birliği olarak, kar kış demeden, tüm günümüzü, tiyatrosuna dokunan Afyon’a ayırmamızın, binlerce kilometre yol tepmemizin, taraflarla konuşmak istememizin nedeni de buydu zaten. Mustafakemalpaşa Belediyesi’ne de bir ziyaret gerçekleştirdik, baskı altında değiştirilen repertuar politikasını, sakal bıraktırılan oyuncuları gözlemledik. İşin acı yanı, özellikle küçük yerleşim merkezlerinde sivil toplum örgütlerinin de belediye ile malsahipliği, borç, alacak tipinde o kadar karmaşık ilişkileri var ki, bazen dünya yıkılsa, ses çıkarmaları mümkün olmuyor.
Sağlam yönetmelikler yapılmadan, kişilerin egoları ve bireysel yönetimleri üzerine kurulu bölge tiyatroları ya da ödenekli tiyatrolar, kurtlarıyla, köpekleriyle sadece sanata değil, yaşamın tüm katmanlarına el sürmeye hazır olan kişilere sonsuz fırsatlar verecektir.
Sözkonusu durum bugün tavan yapmış olabilir, ancak tiyatro yasası olmayan memleketimde oldum olası böyle olmuştur. Yine de bu topraklarda sanat yapanlar, anayasamızda sanatçının güvence altında olduğunu bilmelidir.
Haziran ayında Tiyatrolar Birliği tarafından İstanbul’da düzenlenen panelde de ele alındığı gibi, Türk Tiyatrosu ve sanat adamları, şahsi çıkarlarını, egolarını ve şu an için estetik kaygılarını geride bırakarak, tiyatro sanatını kurtarmak adına, örgütlenmeli, tek ses olarak “tiyatroma dokunma” diyebilmelidir.
“Neden dokundun? Değil…
“Tiyatroma dokunma!”
Bu yazı 2010 Temmuz sayılı Milliyet Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
türkiye tiyatrolar birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye tiyatrolar birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2010 Cuma
18 Nisan 2010 Pazar
AHMET TÜRK'ÜN YUMRUK YEMESİNİ İSTEMİYOR MUSUNUZ?
AHMET TÜRK’ÜN YUMRUK YEMESİNİ İSTEMİYOR MUSUNUZ?
NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com
Ahmet Türk’ün yumruk yemesini istemiyorsanız….
Hrant Dink’in kurşunlanmasını istemiyorsanız…
“Miğfer” oyununu yasaklamayınız.
….
Ayla Çınaroğlu’nun, 1992 yılında içinde Turgut Özakman, Rutkay Aziz, Yücel Erten, Tamer Levent, Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu gibi gibi yetkin tiyatro adamları, psikologlar ve yazarların bulunduğu kişilerin oluşturduğu TOBAV tarafından ödüllendirilen “Miğfer” adlı çocuk oyunu , geçtiğimiz hafta Hatay Dörtyol Kaymakamlığınca yasaklanmış. Türkiye Tiyatrolar Birliği, Assitej, TOBAV, OYÇED, Çağdaş Drama Derneği, İstanbul Barosu Tiyatrosu gibi tiyatro örgütleri bu kez nasıl olduysa olaya hızla sahiplendiler, kınama bildirileri yayınlayarak bu çağdışı uygulamaya kafa tuttular. Bazı bildirilerde yer alan “kaymakamımızı yeniden düşünmeye çağırıyoruz” sözü beni çok güldürüyor. Dilimize “kendine iyi bak” gibi, bir de bu deyim pelesenk oldu!
Bu kez kaymakam hakikaten “yeniden düşündü” ve yasağı kaldırdı. Ama bazen yeniden düşününceye ceye kadar çok geç kalınmış olabilir.
Eğer bir kişi, Türkiye Cumhuriyeti’nde Kaymakamlığa, Emniyet Müdürlüğüne, Valiliğe, bakanlığa kadar yükselmişse, artık “yeniden düşünme” mertebesini çoktan geçmiştir.
Aman sevgili Erdal İnönü, yeniden düşün de, Sivas katliamını engelle diyebiliyor musunuz? Ölülerinizle yüzleşmekte geç kalmışsınızdır artık!
Ahmet Türk yumruğu yemiş, ne olur yeniden düşün, Samsun Emniyet Müdürü…
Hrant öldürülmüş, lütfen yeniden düşün, İçişleri Bakanı!
Transseksüeller dövülüyor, yeniden düşün Beyoğlu Emniyet Amiri!
2010’da oyun sansürlüyorsun, sanatçılar turnelere giderken hala seks işçisi gibi nüfus kağıdı, ikametgah senedi gösteriyorlar , bir HIV testi istemediğiniz eksik… Yeniden düşün Kültür Bakanı!
İzmir ve Ankara Devlet Tiyatrosu başta olmak üzere Türkiye’nin her köşesinde defalarca oynanan “ödüllü” bir oyunu , 28 yıl sonra durup dururken “karakterlerin olumsuz davranışlar sergilemesi, orduyu rencide edici ifadelerde bulunulması, mesajın yanlış yollarla verilmesi, esprilerin seviyesizliği, sıkça argo sözcük kullanılması” nedeniyle yasak altına alan bu zihniyete imza atanların bir bölümü ertesi sabah genç beyinlere eğitim vermeye gidecek, belki sayın kaymakam ileride daha yüksek makamlarda görevler yapacak.
Gençlere “barışı anlatan” bir tiyatro oyunundan sakınmak, çocuklara savaşın kötü yanlarını anlatmaktan çekinmek niye? Toplumumuzda şiddetin körüklediği olayların yıllardır ne canlar yaktığını hepimiz bilmiyor muyuz? Komisyonu oluşturan eğitmenler olarak gazetelerin birinci sayfalarını pas geçseniz bile, üçüncü sayfalarını da mı okumuyorsunuz?
TOBAV, oyunla ilgili olarak kaleme aldığı kınamada “Miğfer”,’in 28 yıldır, Türkiye’nin hiçbir bölgesinde soruşturulmadığını da dile getirmiş. Sanki Hatay Dörtyol Türkiye’nin farklı bir bölgesiymişçesine, MİĞFER Dörtyol’da yolunmuş !
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu akıl dışı uygulamasını anlamak zaten imkansız. Türkiye’yi kamplara bölmüşler. Düşünün Amasya’da oynadığınız oyun için, Diyarbakır’da tekrar komisyon kararı aldırtmak zorundasınız , Antalya’nın şirin bir beldesi için yeniden başvuru yapmak zorundasınız!
O ilçenin kaymakamı, ilçe milli eğitim müdürü hangi tarikata yakınsa, kendi sevdiği oyunların kayırılması sözkonusu. Belki Dörtyol’da olduğu gibi “Miğfer”i yasaklayacak kadar ileri gidemiyor ama Hacıcavcav ile Karagöz’e ne taklalar attırıyorlar bir bilseniz!
Umarız yeni Milli Eğitim Bakanı bu konuda kararlı, sağlam adımlar atar. Türkiye’de eğitimin, öğretimin bir bütün olduğunu, Hatay’da ayrı, Edirne’de ayrı uygulamalar yapılamayacağına karar verir.
Yoksa, bir de iş savaş karşıtı bir oyunu yasaklamaya varırsa, yarın okullarımızdan mini tetikçiler, üçüncü sayfa katilleri çıkacağından korkarım. Yıllar önce Dr. Stres adlı programımda bir ortaokul bahçesinde gömülü bıçakları ekranda göstermiş, şiddetin ailenin en küçük ferdinin kanına işlendiğini belgelemiştim.
Bir ülkeyi bölmek için, bir yuvayı bölmek, bir anne ile oğlun arasına, sadece Kurtlar Vadisi’ni değil, bir bıçak sokmak, bir çocuğu “savaş karşıtı” bir oyundan soğutmak yeter!
Bu arada, MİĞFER konusunda duyarlı davranan tiyatro örgütlerimiz, Batman’ın Tek Kürtçe Tiyatro Grubu Arsen Paladov Tiyatrosu üyesi Abdullah Tarhan’a, beş yıl “sanat yasağı” verilmesine nedense tepkisiz kaldılar! Nedenini ben biliyorum. Abdullah Tarhan ile görüş ayrılıkları vardır. Bu ne biçim bir demokrasi anlayışıdır ki, bu topraklarda bir sanatçının “beş yıl sanat yapmamasını”, bu dramı görmezden gelerek, sadece gündemi Dörtyol’a kaydırmayı içine sindirir? Hani, yüreğiniz, içerdiği sözden bağımsız olarak, sanatın, sanatçının özgürlüğü için atıyordu?
Savaş istemiyoruz, barış istiyoruz, demokrasi istiyoruz, özgür düşünce, ifade özgürlüğü istiyoruz demek iyi hoş ama bunları kendiniz için değil, başkaları için de istemek, paylaşmayı bilmek lazım!
Bu yazı 19 Nisan 2010 tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com
Ahmet Türk’ün yumruk yemesini istemiyorsanız….
Hrant Dink’in kurşunlanmasını istemiyorsanız…
“Miğfer” oyununu yasaklamayınız.
….
Ayla Çınaroğlu’nun, 1992 yılında içinde Turgut Özakman, Rutkay Aziz, Yücel Erten, Tamer Levent, Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu gibi gibi yetkin tiyatro adamları, psikologlar ve yazarların bulunduğu kişilerin oluşturduğu TOBAV tarafından ödüllendirilen “Miğfer” adlı çocuk oyunu , geçtiğimiz hafta Hatay Dörtyol Kaymakamlığınca yasaklanmış. Türkiye Tiyatrolar Birliği, Assitej, TOBAV, OYÇED, Çağdaş Drama Derneği, İstanbul Barosu Tiyatrosu gibi tiyatro örgütleri bu kez nasıl olduysa olaya hızla sahiplendiler, kınama bildirileri yayınlayarak bu çağdışı uygulamaya kafa tuttular. Bazı bildirilerde yer alan “kaymakamımızı yeniden düşünmeye çağırıyoruz” sözü beni çok güldürüyor. Dilimize “kendine iyi bak” gibi, bir de bu deyim pelesenk oldu!
Bu kez kaymakam hakikaten “yeniden düşündü” ve yasağı kaldırdı. Ama bazen yeniden düşününceye ceye kadar çok geç kalınmış olabilir.
Eğer bir kişi, Türkiye Cumhuriyeti’nde Kaymakamlığa, Emniyet Müdürlüğüne, Valiliğe, bakanlığa kadar yükselmişse, artık “yeniden düşünme” mertebesini çoktan geçmiştir.
Aman sevgili Erdal İnönü, yeniden düşün de, Sivas katliamını engelle diyebiliyor musunuz? Ölülerinizle yüzleşmekte geç kalmışsınızdır artık!
Ahmet Türk yumruğu yemiş, ne olur yeniden düşün, Samsun Emniyet Müdürü…
Hrant öldürülmüş, lütfen yeniden düşün, İçişleri Bakanı!
Transseksüeller dövülüyor, yeniden düşün Beyoğlu Emniyet Amiri!
2010’da oyun sansürlüyorsun, sanatçılar turnelere giderken hala seks işçisi gibi nüfus kağıdı, ikametgah senedi gösteriyorlar , bir HIV testi istemediğiniz eksik… Yeniden düşün Kültür Bakanı!
İzmir ve Ankara Devlet Tiyatrosu başta olmak üzere Türkiye’nin her köşesinde defalarca oynanan “ödüllü” bir oyunu , 28 yıl sonra durup dururken “karakterlerin olumsuz davranışlar sergilemesi, orduyu rencide edici ifadelerde bulunulması, mesajın yanlış yollarla verilmesi, esprilerin seviyesizliği, sıkça argo sözcük kullanılması” nedeniyle yasak altına alan bu zihniyete imza atanların bir bölümü ertesi sabah genç beyinlere eğitim vermeye gidecek, belki sayın kaymakam ileride daha yüksek makamlarda görevler yapacak.
Gençlere “barışı anlatan” bir tiyatro oyunundan sakınmak, çocuklara savaşın kötü yanlarını anlatmaktan çekinmek niye? Toplumumuzda şiddetin körüklediği olayların yıllardır ne canlar yaktığını hepimiz bilmiyor muyuz? Komisyonu oluşturan eğitmenler olarak gazetelerin birinci sayfalarını pas geçseniz bile, üçüncü sayfalarını da mı okumuyorsunuz?
TOBAV, oyunla ilgili olarak kaleme aldığı kınamada “Miğfer”,’in 28 yıldır, Türkiye’nin hiçbir bölgesinde soruşturulmadığını da dile getirmiş. Sanki Hatay Dörtyol Türkiye’nin farklı bir bölgesiymişçesine, MİĞFER Dörtyol’da yolunmuş !
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu akıl dışı uygulamasını anlamak zaten imkansız. Türkiye’yi kamplara bölmüşler. Düşünün Amasya’da oynadığınız oyun için, Diyarbakır’da tekrar komisyon kararı aldırtmak zorundasınız , Antalya’nın şirin bir beldesi için yeniden başvuru yapmak zorundasınız!
O ilçenin kaymakamı, ilçe milli eğitim müdürü hangi tarikata yakınsa, kendi sevdiği oyunların kayırılması sözkonusu. Belki Dörtyol’da olduğu gibi “Miğfer”i yasaklayacak kadar ileri gidemiyor ama Hacıcavcav ile Karagöz’e ne taklalar attırıyorlar bir bilseniz!
Umarız yeni Milli Eğitim Bakanı bu konuda kararlı, sağlam adımlar atar. Türkiye’de eğitimin, öğretimin bir bütün olduğunu, Hatay’da ayrı, Edirne’de ayrı uygulamalar yapılamayacağına karar verir.
Yoksa, bir de iş savaş karşıtı bir oyunu yasaklamaya varırsa, yarın okullarımızdan mini tetikçiler, üçüncü sayfa katilleri çıkacağından korkarım. Yıllar önce Dr. Stres adlı programımda bir ortaokul bahçesinde gömülü bıçakları ekranda göstermiş, şiddetin ailenin en küçük ferdinin kanına işlendiğini belgelemiştim.
Bir ülkeyi bölmek için, bir yuvayı bölmek, bir anne ile oğlun arasına, sadece Kurtlar Vadisi’ni değil, bir bıçak sokmak, bir çocuğu “savaş karşıtı” bir oyundan soğutmak yeter!
Bu arada, MİĞFER konusunda duyarlı davranan tiyatro örgütlerimiz, Batman’ın Tek Kürtçe Tiyatro Grubu Arsen Paladov Tiyatrosu üyesi Abdullah Tarhan’a, beş yıl “sanat yasağı” verilmesine nedense tepkisiz kaldılar! Nedenini ben biliyorum. Abdullah Tarhan ile görüş ayrılıkları vardır. Bu ne biçim bir demokrasi anlayışıdır ki, bu topraklarda bir sanatçının “beş yıl sanat yapmamasını”, bu dramı görmezden gelerek, sadece gündemi Dörtyol’a kaydırmayı içine sindirir? Hani, yüreğiniz, içerdiği sözden bağımsız olarak, sanatın, sanatçının özgürlüğü için atıyordu?
Savaş istemiyoruz, barış istiyoruz, demokrasi istiyoruz, özgür düşünce, ifade özgürlüğü istiyoruz demek iyi hoş ama bunları kendiniz için değil, başkaları için de istemek, paylaşmayı bilmek lazım!
Bu yazı 19 Nisan 2010 tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
6 Mart 2010 Cumartesi
TİYATROMA DOKUN
“Tiyatroma dokun!
Gerekirse kilit vur.
Sanatçıları, bu meslek uğruna ter dökenleri işsiz bırak.
Ödenekli tiyatrolara, opera, baleye 4 C’yi balyoz gibi indir”
Bu girişi okuyunca, herhalde dönüp, yazının imzasına bir daha bakma ihtiyacı hisetmişsinizdir.
Nedim Saban mı yazmış bu cümleleri?
Yoksa ben yanlış bir köşe mi okuyorum?
Hatta, hatta Birgün yerine başka bir gazete mi almışım?
Ya da, “ o da mı”, diye düşünebilirsiniz?
“Nedim Saban” da, mı kiraladı kalemini?
Şu kadarını söyleyim: Genel Sanat Yönetmenliği’ni yaptığım Tiyatrokare, Yenimahalle Belediyesi’nin düzenlediği bir festivalin açılış oyunu oynuyormuş, ama ben hala Yenimahalle Belediye Tiyatrosu’nda neler oluyor diye sorabiliyorum. Çünkü Tiyatrokare’nin bugün orada bir oyun oynaması tabi ki çarkı döndürmek açısından önemlidir, ama Yenimahalle’de tiyatro geleneği ortadan yok olursa, yarın orada önce Tiyatrokare’nin varolma şansı kalmaz.Bugün salt kendimizi düşünerek, kısa vadeli çözümlere sığınıp, tiyatromuzun önünü tıkamaya, hele hele Anadolu’da filizlenen tohumlara set çekmeye ne hakkımız var?
İşin ilginç yanı, Yenimahalle’de tiyatromuz kapandı diye feryad edenlerin kendileriyle ilgili destek yazıları medyada yer aldıktan sonra ortadan kaybolmalarıdır. Bu durumda basını bir şantaj aracı olarak kullandıklarını düşünmeye başladım. Belediyeye giderek, “Bakın bizi buradan uzaklaştırırsanız, sizi çok fena ısırtırırız” mı diyorlar nedir? AKP’li Sincan’dan, CHP’li Çankaya’dan da ses çıkmıyor. Hani tiyatroya dokunuyorlardı, kıyamet kopuyordu? Anlaşılan mesele tiyatroya dokunulması değil, bazı kişilere dokunulmamasıymış. Pazarlık tamamlanınca, tiyatro miyatro hak getire!
Yıllar önce, Orhan Alkaya’nın başını çektiği bir muhalif ekip, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılıyor diye hepimizi alelacele tiyatronun fuayesine toplantıya çağırdı. Aydınlar, sanatçılar işi gücü bırakmış, meseleyi doğal olarak ciddiye almışlar. Aynı gün Alkaya, genel sanat yönetmenliği için, belediye ile masaya oturmuş. Fuayeye bir arkadaşını salmış. Koca koca sanatçıları, “fazla çıngar çıkartmayın, nihayetinde bu bir bilgilendirme toplantısıdır” diye uyardı. Ben karşı çıkarak, “kendi aranızda bilgi alışverişi yapın, bizim burada ne işimiz var o zaman” demiştim. Burada da “tiyatroma dokunma” silahını, belediyelere karşı, bir pazarlık unsuru olarak kullandılar.
İstanbul’un, “Bizans entrikaları çevrilen yer” denilmesine ne kadar karşı çıksak da, şehrin bu makus talihini ne yazık ki yenemedik. Ama geçen yıl 18 Mayıs yürüyüşünden bu yana en azından sanat camiası olarak kenetlenerek, “sanatçı sanatçının kurdudur, bunları içten bölmek gerek” düşüncesini bir ölçüde kırdık.
Anadolu’da tiyatroyu yaşatmak ise çok daha zor. Kültür Bakanı’nın Fazıl Say takıntıları olabilir belki iyi yanlarını da görmek gerek. En azından Anadolu’da tiyatro ateşini alevlendirmek için bir kültür politikası geliştirmeye çalışıyor.
Anadolu’daki kültür emekçilerini selamlamak, onlarla kenetlenmek için yaklaşık bir yıl önce Tiyatrolar Birliği’ne katılma kararı aldım. Bu kentlerde onurlu mücadele veren meslektaşlarımı selamlarken, onların dertlerine bir nebze çözüm bulmaya katkı sağlayabiliyorsam ne mutlu bana!
Afyonkarahisar Belediyesi Tiyatrosu’nun kapatılacağını internetten duyduğum zaman da, eski genel sanat yönetmeni hakkında bir destek yazısı yazmıştım. Tiyatronun gönüllülük esasıyla devam edeceğini söyleyen belediye başkanına Anadolu’da tiyatro sanatının bir emek ve uzmanlık gerektiğini hatırlatarak çağrı yapmıştım. Daha sonra Tiyatrolar Birliği üyeleriyle bir günde 1100 km yol giderek, Afyon Tiyatrosu’nun yeniden yapılanmasının perde arkasını araştırdık. Konuyu hem Tiyatrolar Birliği bir basın bülteniyle kamuoyuna duyurdu, hem ben şahsi düşüncelerimi bu köşeye “tiyatroma dokunma” başlığıyla taşıdım.
Ne yazıktır ki, Afyon Şehir Tiyatrosu’nun kurumsallaşması için sağlam bir tüzük hazırlamayı bırakın, ekip ruhunu bile kurmayı beceremeyen eski sanat yönetmeni bunca destek yazısını ve en azından meslektaşlarının binlerce kilometre yol yapmasını görmezden gelerek, nesnel değerlendirmelere bile saldırıyla yanıt verdi. Üzücü olan, Afyon’da mesailerini tiyatro yapmak yerine birbirleriyle uğraşmakla harcayan eski ve yeni grup üyeleri , tiyatrolarına dokundurtarak, Afyon seyircisine ihanet ettiler!
İstanbul, Ankara’daki kurumlar hizipleşmelerden çok şey kaybetti.
Ne mi kaybettiler? Koskoca AKM’yi kaybettiler! Genel sanat yönetmeni müessesesinin, Muhsin Ertuğrul’un şapkasının onurunu taşırken, belediye başkanlarının külahı olmasını kaybettiler. Mesela pek yakında kapılarına dayanacak olan 4 C’yi kaybettiler!
Anadolu’da tiyatro yapanlar ise halen onurlu bir savaş veriyorlar. Kaldı ki, belediye dediğin şey, grip gibi, bugün var, yarın yok. Ama, hizipleşme, meslektaşın meslektaşı vurması, kanser gibi.
Eğer, Anadolu’daki tiyatro emekçileri, kanserin hücrelerde ilerlemesine izin vereceklerse, o zaman ben de, buradan rahatça, “ey başkan nasılsa metabolizma bozuk, tiyatroya dokun!” diye yazarım.
Bu yazı 7 Mart tarihinde yazarın Birgün gazetesi'ndeki köşesinde yayınlanmıştır.
Gerekirse kilit vur.
Sanatçıları, bu meslek uğruna ter dökenleri işsiz bırak.
Ödenekli tiyatrolara, opera, baleye 4 C’yi balyoz gibi indir”
Bu girişi okuyunca, herhalde dönüp, yazının imzasına bir daha bakma ihtiyacı hisetmişsinizdir.
Nedim Saban mı yazmış bu cümleleri?
Yoksa ben yanlış bir köşe mi okuyorum?
Hatta, hatta Birgün yerine başka bir gazete mi almışım?
Ya da, “ o da mı”, diye düşünebilirsiniz?
“Nedim Saban” da, mı kiraladı kalemini?
Şu kadarını söyleyim: Genel Sanat Yönetmenliği’ni yaptığım Tiyatrokare, Yenimahalle Belediyesi’nin düzenlediği bir festivalin açılış oyunu oynuyormuş, ama ben hala Yenimahalle Belediye Tiyatrosu’nda neler oluyor diye sorabiliyorum. Çünkü Tiyatrokare’nin bugün orada bir oyun oynaması tabi ki çarkı döndürmek açısından önemlidir, ama Yenimahalle’de tiyatro geleneği ortadan yok olursa, yarın orada önce Tiyatrokare’nin varolma şansı kalmaz.Bugün salt kendimizi düşünerek, kısa vadeli çözümlere sığınıp, tiyatromuzun önünü tıkamaya, hele hele Anadolu’da filizlenen tohumlara set çekmeye ne hakkımız var?
İşin ilginç yanı, Yenimahalle’de tiyatromuz kapandı diye feryad edenlerin kendileriyle ilgili destek yazıları medyada yer aldıktan sonra ortadan kaybolmalarıdır. Bu durumda basını bir şantaj aracı olarak kullandıklarını düşünmeye başladım. Belediyeye giderek, “Bakın bizi buradan uzaklaştırırsanız, sizi çok fena ısırtırırız” mı diyorlar nedir? AKP’li Sincan’dan, CHP’li Çankaya’dan da ses çıkmıyor. Hani tiyatroya dokunuyorlardı, kıyamet kopuyordu? Anlaşılan mesele tiyatroya dokunulması değil, bazı kişilere dokunulmamasıymış. Pazarlık tamamlanınca, tiyatro miyatro hak getire!
Yıllar önce, Orhan Alkaya’nın başını çektiği bir muhalif ekip, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılıyor diye hepimizi alelacele tiyatronun fuayesine toplantıya çağırdı. Aydınlar, sanatçılar işi gücü bırakmış, meseleyi doğal olarak ciddiye almışlar. Aynı gün Alkaya, genel sanat yönetmenliği için, belediye ile masaya oturmuş. Fuayeye bir arkadaşını salmış. Koca koca sanatçıları, “fazla çıngar çıkartmayın, nihayetinde bu bir bilgilendirme toplantısıdır” diye uyardı. Ben karşı çıkarak, “kendi aranızda bilgi alışverişi yapın, bizim burada ne işimiz var o zaman” demiştim. Burada da “tiyatroma dokunma” silahını, belediyelere karşı, bir pazarlık unsuru olarak kullandılar.
İstanbul’un, “Bizans entrikaları çevrilen yer” denilmesine ne kadar karşı çıksak da, şehrin bu makus talihini ne yazık ki yenemedik. Ama geçen yıl 18 Mayıs yürüyüşünden bu yana en azından sanat camiası olarak kenetlenerek, “sanatçı sanatçının kurdudur, bunları içten bölmek gerek” düşüncesini bir ölçüde kırdık.
Anadolu’da tiyatroyu yaşatmak ise çok daha zor. Kültür Bakanı’nın Fazıl Say takıntıları olabilir belki iyi yanlarını da görmek gerek. En azından Anadolu’da tiyatro ateşini alevlendirmek için bir kültür politikası geliştirmeye çalışıyor.
Anadolu’daki kültür emekçilerini selamlamak, onlarla kenetlenmek için yaklaşık bir yıl önce Tiyatrolar Birliği’ne katılma kararı aldım. Bu kentlerde onurlu mücadele veren meslektaşlarımı selamlarken, onların dertlerine bir nebze çözüm bulmaya katkı sağlayabiliyorsam ne mutlu bana!
Afyonkarahisar Belediyesi Tiyatrosu’nun kapatılacağını internetten duyduğum zaman da, eski genel sanat yönetmeni hakkında bir destek yazısı yazmıştım. Tiyatronun gönüllülük esasıyla devam edeceğini söyleyen belediye başkanına Anadolu’da tiyatro sanatının bir emek ve uzmanlık gerektiğini hatırlatarak çağrı yapmıştım. Daha sonra Tiyatrolar Birliği üyeleriyle bir günde 1100 km yol giderek, Afyon Tiyatrosu’nun yeniden yapılanmasının perde arkasını araştırdık. Konuyu hem Tiyatrolar Birliği bir basın bülteniyle kamuoyuna duyurdu, hem ben şahsi düşüncelerimi bu köşeye “tiyatroma dokunma” başlığıyla taşıdım.
Ne yazıktır ki, Afyon Şehir Tiyatrosu’nun kurumsallaşması için sağlam bir tüzük hazırlamayı bırakın, ekip ruhunu bile kurmayı beceremeyen eski sanat yönetmeni bunca destek yazısını ve en azından meslektaşlarının binlerce kilometre yol yapmasını görmezden gelerek, nesnel değerlendirmelere bile saldırıyla yanıt verdi. Üzücü olan, Afyon’da mesailerini tiyatro yapmak yerine birbirleriyle uğraşmakla harcayan eski ve yeni grup üyeleri , tiyatrolarına dokundurtarak, Afyon seyircisine ihanet ettiler!
İstanbul, Ankara’daki kurumlar hizipleşmelerden çok şey kaybetti.
Ne mi kaybettiler? Koskoca AKM’yi kaybettiler! Genel sanat yönetmeni müessesesinin, Muhsin Ertuğrul’un şapkasının onurunu taşırken, belediye başkanlarının külahı olmasını kaybettiler. Mesela pek yakında kapılarına dayanacak olan 4 C’yi kaybettiler!
Anadolu’da tiyatro yapanlar ise halen onurlu bir savaş veriyorlar. Kaldı ki, belediye dediğin şey, grip gibi, bugün var, yarın yok. Ama, hizipleşme, meslektaşın meslektaşı vurması, kanser gibi.
Eğer, Anadolu’daki tiyatro emekçileri, kanserin hücrelerde ilerlemesine izin vereceklerse, o zaman ben de, buradan rahatça, “ey başkan nasılsa metabolizma bozuk, tiyatroya dokun!” diye yazarım.
Bu yazı 7 Mart tarihinde yazarın Birgün gazetesi'ndeki köşesinde yayınlanmıştır.
TİYATROMA DOKUNMA
TİYATROMA DOKUNMA
NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com
18 Mayıs 2009’da Galatasaray’dan Taksim’e “seyirci kalma” sloganıyla yürüyen 900’ü aşkın tiyatro sanatçısının ortak dertlerinden biri de, “yargının siyasallaşması” idi. Geçtiğimiz hafta sadece Erzincan depremi haberlerine bakın, 18 Mayıs’ta yürüyenlerin haklı olup olmadıklarına kendiniz karar verin.“Seyirci kalma” diyrek yürüyenler keşke yanılsalardı.
Bence sadece yürüyüşün güzergahında yanıldılar. Galatasaray’dan Taksim’e yürümek yetmedi. Şimdi, tiyatrocular Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin öncülüğünde “tiyatroma dokunma” sloganıyla Anadolu’nun yollarını aşındırıyor.
Ne zaman tiyatroya bir saldırı haberi okursam, yaşamımı bu kadar etkin bir sanat dalına adadığım için mutlu oluyorum açıkçası!
Tiyatroya baskıların sadece sağcılardan geldiğini sanmayın! Sosyal demokrat belediyeler de ne yazık ki, yüz kızartıcı bir sınav veriyorlar.
Cumhuriyet Halk Parti’li belediyelerden, 2010 Kültür başkenti için alternatif projeler üretmelerini beklerdik! Hadi geçtim, bari gölge etmesinler. Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi’nde tekelci bir politika uyguluyorlar. Ankara’da hiçbir açıklama yapmadan Yenimahalle Belediye Tiyatrosu’nu kapatmışlar. Çankaya Belediye Tiyatrosu ise sanatçılarına yıldırma politikaları uygulayarak, tiyatroyu kapatma peşindeymiş.
Bundan birkaç ay önce, basında okuduğum bir haber üzerine, Türk Tiyatrosu’nun en köklü kurumlarından Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kentten yok olmaması için destek vereceğini açıklayan Çankaya Belediye’sine teşekkür telgrafı gönderdim. Meğer bu basın açıklaması, sadece bir show’dan ibaretmiş. Pek çok tiyatro “hani bize” diyerek Çankaya’nın kapısını aşındırmış, bazıları da işi, “onlara verme, bize ver”e kadar götürmüş. Ankara Sanat’a yardım “hikaye” olmuş!
Ben hala tiyatroya dokunmayanlara teşekkür edecek kadar saftorik davranırken , kimi meslektaşlarım adeta birbirlerini hedef gösterek, tiyatrolarına dokundurtuyorlar. Anlamıyorlar ki, bugün başka bir tiyatronun ölmesi, yarın onların da ölümü demek olacak!
Ne yazık ki benzer bir olaya Afyon’da da tanık olduk. Önce, Afyonkarahisar Belediye Tiyatrosu’nun kapatılacağı haberiyle sarsıldık. Bu küçücük kentte bir ödenekli tiyatronun kurulmuş olması, önemliydi çünkü.
Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin öncülüğünde, Ömer Faruk Kurhan, Mehmet Esatoğlu, Orçun Masatçı, Gözde Güldiken’den oluşan bir heyet ile birlikte Afyon’a gittik. Öncelikle, kentte tiyatronun kapatılmadığını, yeniden yapılandırıldığını gördük. Tiyatroya taze kan vermek için seçmeler yapılmış, kadroya yeni kişiler alınmış, festivaller, çocuk birimleri tasarlanmış.
Ancak, ne yazık ki memleketimizdeki bir tiyatro binasının daha yıkılacağını duymak bizi tasalandırdı! Tiyatro şimdilik Halk Eğitim’in salonuna taşınacakmış .Umarım belediye başkanı, Afyon’a donanımlı bir tiyatro binası yapar. Bu durumda ben ilk teşekkür telgrafını yollarım. Nasılsa PTT’den Çankaya nedeniyle bir alacağım var.
Hani bugünlerde iyi insan olmak bile meziyet oldu ya, halkın oyu ile başa gelenlere, sanki meziyetmiş gibi halkın en temel ihtiyacı olan sanat damarlarını kesmedikleri için teşekkür etmek, sanki olağan dışı bir meziyet sergiliyorlarmış gibi davranmak, biraz gerçek üstü bir davranış galiba!
Gerçekçi olmak gerekirse AKP, birtek rant alanı olan Taksim ve Harbiye’ye kıyamıyor. Türkiye’nin dört bir yanında tiyatro salonları yapıyor. Ha, yeni yaptıkları salonların içinde ne oynanır, bu konuda ayrımcı davranırlar mı? Bu ayrı bir tartışma konusu!
Zaman gazetesi, birkaç ay önce “bizim cenahta neden sanatçı yetişmiyor?” tartışmasını başlattı. Sanatçıyı, kamplaştıramazsınız, sanatçı güdümsüzdür. Ancak, ne yazık ki iktidarlar, sanatçıların mesleki hedeflerini ihtirasa dönüştürerek, sanatçıları birbirlerine kırdırmayı başarabiliyorlar.
İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndaki olay ortada! Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yıkılırsa buldozerin altına yatacağını söyleyen kişi, geçici bir süre için genel sanat yönetmeni yapıldı, sanatçılar kamplaştırıldı, tiyatro da yıkıldı.
Afyon’da da ne yazık ki benzer bir olay yaşanıyor. Yıllarını kentinin tiyatrosuna adamış bir sanat adamı Ali Çakalgöz, öğrencileri ile birbirine düşürülüyor. Sanatçıların kadroları iptal edilirken, üç kişiye de belediyede sus payı olarak sekreterlik, cenaze ilanları editörlüğü veriliyor.(Belki de böylesi, tiyatro yıkımına seyirci kalan Genel Sanat Yönetmeni olmaktan iyidir .)
Oysa Afyon’da, sanatçılar kenetlenebilseydi, en azından mesleki onurlarını kaybetmezlerdi. Genel sanat yönetmeni, haklı gerekçelerle görevden alınsa bile, tiyatronun profesyonel kadroları sürer, tiyatro mesleği yara almazdı.
Kaldı ki, Afyon ile ilgili olarak kaleme aldığım bir önceki yazımda belirttiğim gibi, tiyatro profesyonel bir meslektir, gönüllülük esasıyla amatörce yapılan tiyatro, saygındır ama ister istemez “kısıtlı” kalır. Kaldı ki bir profesyonel gelenekte yapılanmış bir tiyatronun tekrar gönüllülük esasına geçmesi, tiyatro sanatını geriletir.
Afyon Kültür Müdürlüğü ile yaptığımız görüşmelerde, tiyatroya kadro açılamasa bile, emek harcayan sanatçılara “harcırah” tahsisi yapılacağı sözünü aldık. Bu konuda belediyenin kararlı olduğuna inandım.
Gönül, yıllardır birlikte çalışan sanatçıların ve Afyon halkının “Tiyatroma Dokunma” diyebilmekte daha cesur olmasını isterdi ama 1100 km.’lik yolculuğum esnasında, özellikle küçük kentlerde, belediyelere karşı gelmenin pek de kolay olmadığını öğrendim. En muhalif olması beklenen sivil toplum örgütlerinin bile bu kurumlara “işleri” düşebiliyormuş.
Bugün mahalle bakkalanıza borçluysanız “artık bakkal devri kapanmıştır” diyen hükümetin politikasına ses edemez misiniz? Durum böyleyse, tiyatromuza dokundurtmamak için nedenlerimiz daha da artar. Tiyatro sanatı, insanlık tarihiyle birlikte her türlü iktidarın baskısına direnebilmeyi başarmıştır çünkü!
NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com
18 Mayıs 2009’da Galatasaray’dan Taksim’e “seyirci kalma” sloganıyla yürüyen 900’ü aşkın tiyatro sanatçısının ortak dertlerinden biri de, “yargının siyasallaşması” idi. Geçtiğimiz hafta sadece Erzincan depremi haberlerine bakın, 18 Mayıs’ta yürüyenlerin haklı olup olmadıklarına kendiniz karar verin.“Seyirci kalma” diyrek yürüyenler keşke yanılsalardı.
Bence sadece yürüyüşün güzergahında yanıldılar. Galatasaray’dan Taksim’e yürümek yetmedi. Şimdi, tiyatrocular Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin öncülüğünde “tiyatroma dokunma” sloganıyla Anadolu’nun yollarını aşındırıyor.
Ne zaman tiyatroya bir saldırı haberi okursam, yaşamımı bu kadar etkin bir sanat dalına adadığım için mutlu oluyorum açıkçası!
Tiyatroya baskıların sadece sağcılardan geldiğini sanmayın! Sosyal demokrat belediyeler de ne yazık ki, yüz kızartıcı bir sınav veriyorlar.
Cumhuriyet Halk Parti’li belediyelerden, 2010 Kültür başkenti için alternatif projeler üretmelerini beklerdik! Hadi geçtim, bari gölge etmesinler. Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi’nde tekelci bir politika uyguluyorlar. Ankara’da hiçbir açıklama yapmadan Yenimahalle Belediye Tiyatrosu’nu kapatmışlar. Çankaya Belediye Tiyatrosu ise sanatçılarına yıldırma politikaları uygulayarak, tiyatroyu kapatma peşindeymiş.
Bundan birkaç ay önce, basında okuduğum bir haber üzerine, Türk Tiyatrosu’nun en köklü kurumlarından Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kentten yok olmaması için destek vereceğini açıklayan Çankaya Belediye’sine teşekkür telgrafı gönderdim. Meğer bu basın açıklaması, sadece bir show’dan ibaretmiş. Pek çok tiyatro “hani bize” diyerek Çankaya’nın kapısını aşındırmış, bazıları da işi, “onlara verme, bize ver”e kadar götürmüş. Ankara Sanat’a yardım “hikaye” olmuş!
Ben hala tiyatroya dokunmayanlara teşekkür edecek kadar saftorik davranırken , kimi meslektaşlarım adeta birbirlerini hedef gösterek, tiyatrolarına dokundurtuyorlar. Anlamıyorlar ki, bugün başka bir tiyatronun ölmesi, yarın onların da ölümü demek olacak!
Ne yazık ki benzer bir olaya Afyon’da da tanık olduk. Önce, Afyonkarahisar Belediye Tiyatrosu’nun kapatılacağı haberiyle sarsıldık. Bu küçücük kentte bir ödenekli tiyatronun kurulmuş olması, önemliydi çünkü.
Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin öncülüğünde, Ömer Faruk Kurhan, Mehmet Esatoğlu, Orçun Masatçı, Gözde Güldiken’den oluşan bir heyet ile birlikte Afyon’a gittik. Öncelikle, kentte tiyatronun kapatılmadığını, yeniden yapılandırıldığını gördük. Tiyatroya taze kan vermek için seçmeler yapılmış, kadroya yeni kişiler alınmış, festivaller, çocuk birimleri tasarlanmış.
Ancak, ne yazık ki memleketimizdeki bir tiyatro binasının daha yıkılacağını duymak bizi tasalandırdı! Tiyatro şimdilik Halk Eğitim’in salonuna taşınacakmış .Umarım belediye başkanı, Afyon’a donanımlı bir tiyatro binası yapar. Bu durumda ben ilk teşekkür telgrafını yollarım. Nasılsa PTT’den Çankaya nedeniyle bir alacağım var.
Hani bugünlerde iyi insan olmak bile meziyet oldu ya, halkın oyu ile başa gelenlere, sanki meziyetmiş gibi halkın en temel ihtiyacı olan sanat damarlarını kesmedikleri için teşekkür etmek, sanki olağan dışı bir meziyet sergiliyorlarmış gibi davranmak, biraz gerçek üstü bir davranış galiba!
Gerçekçi olmak gerekirse AKP, birtek rant alanı olan Taksim ve Harbiye’ye kıyamıyor. Türkiye’nin dört bir yanında tiyatro salonları yapıyor. Ha, yeni yaptıkları salonların içinde ne oynanır, bu konuda ayrımcı davranırlar mı? Bu ayrı bir tartışma konusu!
Zaman gazetesi, birkaç ay önce “bizim cenahta neden sanatçı yetişmiyor?” tartışmasını başlattı. Sanatçıyı, kamplaştıramazsınız, sanatçı güdümsüzdür. Ancak, ne yazık ki iktidarlar, sanatçıların mesleki hedeflerini ihtirasa dönüştürerek, sanatçıları birbirlerine kırdırmayı başarabiliyorlar.
İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndaki olay ortada! Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yıkılırsa buldozerin altına yatacağını söyleyen kişi, geçici bir süre için genel sanat yönetmeni yapıldı, sanatçılar kamplaştırıldı, tiyatro da yıkıldı.
Afyon’da da ne yazık ki benzer bir olay yaşanıyor. Yıllarını kentinin tiyatrosuna adamış bir sanat adamı Ali Çakalgöz, öğrencileri ile birbirine düşürülüyor. Sanatçıların kadroları iptal edilirken, üç kişiye de belediyede sus payı olarak sekreterlik, cenaze ilanları editörlüğü veriliyor.(Belki de böylesi, tiyatro yıkımına seyirci kalan Genel Sanat Yönetmeni olmaktan iyidir .)
Oysa Afyon’da, sanatçılar kenetlenebilseydi, en azından mesleki onurlarını kaybetmezlerdi. Genel sanat yönetmeni, haklı gerekçelerle görevden alınsa bile, tiyatronun profesyonel kadroları sürer, tiyatro mesleği yara almazdı.
Kaldı ki, Afyon ile ilgili olarak kaleme aldığım bir önceki yazımda belirttiğim gibi, tiyatro profesyonel bir meslektir, gönüllülük esasıyla amatörce yapılan tiyatro, saygındır ama ister istemez “kısıtlı” kalır. Kaldı ki bir profesyonel gelenekte yapılanmış bir tiyatronun tekrar gönüllülük esasına geçmesi, tiyatro sanatını geriletir.
Afyon Kültür Müdürlüğü ile yaptığımız görüşmelerde, tiyatroya kadro açılamasa bile, emek harcayan sanatçılara “harcırah” tahsisi yapılacağı sözünü aldık. Bu konuda belediyenin kararlı olduğuna inandım.
Gönül, yıllardır birlikte çalışan sanatçıların ve Afyon halkının “Tiyatroma Dokunma” diyebilmekte daha cesur olmasını isterdi ama 1100 km.’lik yolculuğum esnasında, özellikle küçük kentlerde, belediyelere karşı gelmenin pek de kolay olmadığını öğrendim. En muhalif olması beklenen sivil toplum örgütlerinin bile bu kurumlara “işleri” düşebiliyormuş.
Bugün mahalle bakkalanıza borçluysanız “artık bakkal devri kapanmıştır” diyen hükümetin politikasına ses edemez misiniz? Durum böyleyse, tiyatromuza dokundurtmamak için nedenlerimiz daha da artar. Tiyatro sanatı, insanlık tarihiyle birlikte her türlü iktidarın baskısına direnebilmeyi başarmıştır çünkü!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)