okan bayülgen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okan bayülgen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2012 Cumartesi

EROL GÜNAYDIN: GALATA KÖPRÜSÜNÜ BİLE TAKLİT EDEBİLİRDİ!


 
 
Sadece insanlar değil,  yaşamda her şey taklit edilebilir…   

Son meddahlardan Erol Günaydın  kertenkeleyi , masadaki rakı bardağını, hem de içi boş ve dolu halde, hem de sek ya da sulu içildiği halde, hem de yanında peynir ya da leblebi mezesi olduğu halde  ayrı ayrı  taklit ederdi. Taklitin sadece sesini duyurmayı beceren insanlar için değil, evrenin  tüm sessiz çoğunluğu için de geçerli  olduğunu kanıtlamıştı Erol Günaydın usta…


Herşeyin sesi var, sadece son nefesin sesi yok…

Herşey taklit edilir, sadece ölüm taklit edilemez…

Sonsuzluğa uğurladığımız Erol Günaydın’ı 1979 yılında tanımıştım. O zaman 6 haneli telefonlar vardı, bir Perşembe gecesi 47 ile başlayan bir Nişantaşı telefonundan aramıştım ustayı. 12 yaşında bir  çocuğun  korkusu azdır , o yüzden korkusuz biçimde sarılmıştım  telefona. Yazdığım bir oyundan söz ettim, oyunun ödül aldığından ve arkadaşlarımla oluşturduğum Beş Kafadarlar Kumpanyası tarafından sahnelenmeye çalıştığını anlattım.

Bugünün meşhur sanatçılarının menejerlerine filan anlatamayacağınız şeyler bunlar… Erol Günaydın’a korkusuzca telefon eden çocuğun, tek korkusu büyümek, çocuk kalamamak!  Telefonda nazikçe ” red edilse ” , değişik taktiklerle oyalansa, o  çocuğun  hiçbir hayali kalmaz çünkü… Oysa, çocuk olarak doğan ve çocuk olarak ölen usta, bir çocuğu terslemeyecek kadar büyüktü.  Eee  kertenkele taklidi yapan bir ustadan 12 yaşında bir çocuğun hayallerini söndürmesi beklenemezdi değil mi yav?.

 
Telefon konuşmasını takip eden o  Cumartesi sabahı, Erol Günaydın’ın kurduğu Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun birbirinden önemli sanatçıları, Zeynep Tedü, Ayla Arslancan, Bülent Kayabaş, Göksel Kortay, Kerem Yılmazer, Yüksel Gözen ve daha niceleri  Beş Kafadarlar Tiyatrosu’nun “Vay Akıl Fakiri Vay” adlı  7 dakikalık çocuk oyunu izliyorlardı. “Kostümleriniz nerede?” dedi Erol usta. Şu anda City’s Alışveriş Merkezi’ne dönüştürülmüş   olan Şişli Terakki Lisesi’ne pek yakın olan evlerimize dağılıp, babamızın çorapları, dedelerimizin pijamalarını toplayıp, 1 saat içinde döndük tiyatroya. Sahne amiri Nükhet Gök aceleyle son rötuşları yaptı…Tiyatro sanatının beklemeye tahammülü yoktu çünkü…

 
Ve sahnedeydik. Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun perde arasında yeni çocuklara yaşam hakkı tanınmıştı… Erol Günaydın, Perşembe günkü telefonu menejerine paslamamış, Cumartesi günkü müsamereyi  Akbank’ın üst düzey müdürlerine sormamış, yeni seslere  korkusuzca kulak vermiş, yeni oyuncuların var olmasına olanak tanımıştı.Şimdi anlıyorum ki, Beş Kafadarlar Tiyatrosu olarak  iki perde arasında sahneye çıktığımız Akbank Çocuk Tiyatrosu, o zamanlar bir liman kadar korunaklı, bir anne kucağı kadar sevgi doluymuş.  O dönem oyunlarına ara vermiş olan Dormen Tiyatrosu’nun önemli isimleri hem sahneden, hem hayattan uzak kalmamak için sığınmışlar bu çocuk tiyatrosuna.…Erol Günaydın’ın yazdığı çocuk oyunlarıyla ruhlarını koruyor,  biraz daha rahat  soluk almayı  başarıyorlardı… Bugünkü dizilerde vahşi sermaye düzenininin reyting  puanlamalarını cep telefonlarından takip etmiyorlar, çocuklarla beraber üreterek, içlerindeki çocuğu koruyorlardı. Birkaç yıl sonra Erol Günaydın’ı, şimdilerde alışveriş merkezi olmak için yıkılan   Taksim Tiyatrosu’nun kulisinde ziyaret ettiğimde, Altan Erbulak ile kurmuş olduğu bu tiyatronun kulisinde, Feydau farslarının ihtişamlı kostümleri içinde yaşadığı hayal kırıklıklarını dinlemiştim. Özel tiyatronun ne kadar dertli bir iş olduğundan yakınıyordu. Altan Erbulak ile kurduğu tiyatroyu kapattıktan sonra,Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular’ına da katılarak özel tiyatro alanında savaşmayı sürdürmüş, ancak bence hiçbir zaman çocuk tiyatrosundaki kadar mutlu olamamıştı.

Erol Günaydın, geceleri karanlıkta uyumamak için lambayı söndüremeyen bir çocuktu.  Bildiğimiz kadar ölüm karanlıktır…Bu çocuk artık yalnız başına ve kim bilir ne kadar çok korkuyor!    

 
2005 yılında Müşfik Kenter ile aynı zamanda  tiyatroda 50.yılını kutlamıştı.  O da Müşfik Hoca gibi, 60.yılı kutlayamadan göçtü gitti ve son yıllarını kulislerden çok, hastane odalarında geçirdi… Müşfik Kenter  yerli oyunları da ustalıkla oynamış, Erol Günaydın’ın Dormen Cep  Tiyatrosu’nda başlayan kariyerinde de çok fazla yabancı oyun var. Ama bu iki ustayı yine de, alaturka ve alafranga tiyatro biçemlerinin öncüleri diye ayırmak gerek… Alaturka, tuvalet başta olmak üzere, küçümsediğimiz tüm değerlere verilen ad! Alaturka tiyatrocu da bir küçümseme vurgusu.O, alaturka’yı alla Turka olarak hayata geçirebilen büyük bir isimdi…Meddah geleneğinden gelirdi bir kere… Meddah, sözlük anlamıyla, meth edenlere yakıştırılan isim! Oysa, o methetmez, ince ince alay ederdi, zengin zengin  taklit ederdi…

 Yazdığı “Yaygara 70” oyunuyla batılı Türk Tiyatrosu’na alaturka nüvesini kazandırdı. Haldun Dormen ona bu fırsatı tanımasaydı , tiyatromuzun alafranga ile alaturka arasındaki anlamsız yabancılaşma büyür giderdi.

 
Bugünkü kamplaşmış toplum, komedyenlerine ince taklitten uzak durmayı öğretiyor en önce. Kürt, Arnavut, Yahudi, Ermeni, Laz  taklitlerinin azalmasının nedenlerinden birisi  de, üst kimliklere oynayan komedyenler yüzünden değil mi?  Oysa, bir kertenkele hassasiyetiyle, bir rakı bardağının hacminde yapılan azınlık taklitleri, hüküm süren çoğunlukların dışında da bir yaşam olduğunu anlatmaz mı bize? Meddah geleneğimizde Galata köprüsünü taklit etmek var…Martı sesleri, sarı yağmurluklu balıkçıları, dalga sesleriyle yaşamın ta kendisidir Galata köprüsü…Bugün sayıları parmakla gösterilecek kadar azalan meddahlar günlük yaşamlarında pek az yeri olan Galata Köprüsü’nün taklit edilebileceğini akıllarından bile geçirmiyorlar…Bense Galata Köprüsü’nün  üzerine konan kertenkele  taklidi yapan ustalara hasretim.

 Sizler onu Çiçek Taksi’den hatırlasanız da, benim için “Hırsız Polis” dizisinin Dursun’udur.

Sizler onu Disko Kralı  programından hatırlayabilirsiniz ama, benim için dalga geçilen ihtiyar değil, hiç büyümeyen çocuktur.O, takım elbisesinin üzerine taktığı  şapkayla Batılı, rakısını içerken anlattığı fıkrayla  dibine kadar Karadenizliydi…  Düşünüyorum da, şapkanın bu kadar  çok yakıştığı bir başka  çocuk adam tanımamışımdır.

 Tanıdığım en önemli zennelerden biriydi. Zenneliğin, bir cinsel aşağılama olarak kullanıldığını sanabilirsiniz .  Oysa bir ışık huzmesin muhteşem bir  aydınlığa dönüştürmek için şarttır   zenneler…Toplumda beraber yaşama kültürünün devam etmesi için, Arnavut, Kürt, Ermeni, Yahudi’lere değil, onlarla beraber gülenlere, zennelik yaparak mizahta cinsiyetçilik yerine, incelik yaratabilenlere, yaratanı ve hükmedeni öven komik figürasyon  yerine, sözünü sakınmayan meddahlara ihtiyacımız var…

 Güle güle Erol Usta! Ölüme ağlamasak, galiba yaşama da gülemeyiz… Alıştık artık meddahların gitmesine! Bize Galata köprüsünde “rastgele” diyen sarı yağmurluklu balıkçılarının  sesini bırak yeter….

 

16 Mart 2012 Cuma

SORULMAYAN SORULARA CEVAP VEREBİLME KILAVUZU

Tiyatrokare’nin 20. Yıl projesi,“Onca Yoksulluk Varken”in yaratım süreci ağır geçti ve bu süreç beni hem duygusal, hem düşünsel anlamda çok geliştirdi. . Kadrodaki Rüçhan Çalışkur, Gökçer Genç, Halit Karaata gibi tiyatro insanlarıyla beraber üretimin tadını çıkarttık. Tasarımcılarımız Özhan Özdil, Kemal Yiğitcan ve yardımcım Bilge Can Göker’ sayesinde dünyayı yeni gözlerle sorgulayabildim.
Artık , ufkumun 0.5 santim de olsa genişleyebilmiş olmasının değerini bilmeli, bu oyunun bana kazandırdığı çocuğu hiç kaybetmemeliyim. Onu gerekirse battaniyelere sarmalı, korumalıyım.
İşte bu duygularla, oyun başladığı günden bu yana yaşadıklarımın minik bir analizini , konu olan kişilerinin aracılığıyla paylaşıyorum.
Okan Bayülgen: Bu hafta programına davetliydim. Gecenin geç saatleri bana göre olmadığı için , uzun süredir izleyememiştim çocukluk arkadaşımı. Anılara daldık, ikimiz de gençliğimizi ne denli özlediğimizi itiraf ettik bir birimize. Yaş alıp almamak önemli değil, içimizdeki çocuğun yaşaması önemli. Emile Ajar, bizlere yardım etmek için mi yazmış koca romanı? Okan, TV 8’de mutluluğunun, zekasının, entelektüel birikiminin doruğunda. Ve son derece samimi! Onunla aynı ortamı paylaşmak, sohbet etmek güzeldi. Tarih şu sözünü kaydetmeli: “ Politikacıların sanatçılara ihtiyacı var, çünkü tarihi sanatçılar yazar. Ecevit, Demirel’e şiir yazamazdı herhalde! Siyasetçilerin sanatçılardan korkmaması lazım, çünkü tarihi muhalif de olsalalar hep sanatçılar yazar, siyasetçiler değil.”
Kenan Evren: Benim de imzalamaktan onur duyduğum “kaygılıyız” başlıklı bir bildiriden söz etmiştim geçen yazımda. Sanatçılar girişiminde, onlarca isim memleketin gidişatıyla ilgili kaygılarını dillendirdi. İmza atanlar arasında “ulusalcı” diye sınıflandırdığımız isimler çoğunluktaydı. Ben din ci, ulusal cı, sol cu gibi “culu”, şimdiki zamanı sevmiyorum. Ancak, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi Tarık Akan, Levent Kırca, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy gibi isimlerin dünya görüşünün “darbe yandaşlığı”na indirgenmesini son derece yüzeysel ve tiksindirici buluyorum. Hepimiz darbelerin en çok bu ustaları balyozla yaraladığını biliyoruz. Bugünlerde , kendilerini “liberal” diye adlandıranların ise bir eli yağda, öbür elleri balda. Kenan Evren ressam olarak, “kaygılıyız” diyenlere çoktan çizik attı. Artık olsa olsa, onu sözümona yargılayanların, düzenle barışık çiçekli böcekli resimlerini çizmek için ilham kaynağı arayşındadır..
Mustafa Erdoğan: Cihangir’de bir mekanda karşılaştık. Kapıya biriken magazinciler, Gülben’i soracaklar belli. Ona kameralar karşısında Pozantı cezaevinde tacize uğrayan TMK mağduru çocuklardan söz etmesini salık verdim. Mustafa, Pozantı’yı duyup, Cihangir sokaklarına kaçışan magazincilerin ardından rahat bir nefes aldıktan sonra, arabasına binip, yeni diyarlara gitti.. Geriye sadece Pozantı haberini yapan gazetecilerin gözaltında olup olmadığı ve Tabipler Odası’nın cezaevini ziyaret etmelerine izin verip verilmediğiyle ilgili sorularım kaldı.
Yasemin’in Penceresi: Bu hafta katıldığım programda, Yasemin, haftanın en önemli olayın Arda ile Sinem aşkının bitmesi olduğunu söyledi. Ben de ona Leyla Tekül, Rüstem Batum, Cem Özer, Nedim Saban’ın filan neden hala televizyonda olmadıkları halde , Yasemin’in penceresinin açık durduğunu sordum. Bana, televizyonculuk başarısının sırrını vermesini istedim. Sorunun cevabı bir önceki sorunun cevabında gizli! Arda ile Sinem’in aşkını haftanın en önemli gelişmesi sayar, Pozantı’yı görmezden gelirsen, televizyoncu olarak ard arda başarı öykülerine imza atman hiç şaşırtıcı olmaz!
Medyafaresi: Yazar olarak ailenin içinde bulunmaktan büyük keyif aldığım haber portalı 9 yaşına bastı. Gecenin coşkusunu, sağlık sorunlarım nedeniyle paylaşamadım. Öte yandan Nihat Doğan’a, Müjdat Hoca ile ilgili saygısızlık yapma şansı verilmesi, Fare ödüllerinin farelere değil de, bazı düzen yandaşı baykuşlara verilmesi beni rahatsız etti. Eleştiriye açık olduklarını bildiğim için, hoşgörülerine sığınarak, 10.yılda ödülleri gerçek farelere vermelerini , internet medyasında sansürün gündemde olduğu bugünlerde, en azından şimdilik , daha dik durmalarını bekliyorum. Aileden sayıldığım için, sanırım bu eleştirimi dikkate alacaklardır.
Türkiye’de aydınlar, sanatçılar, gazeteciler önemli bir sınav veriyorlar şu anda…Sınavın ilk sorusu, Arda ile Sinem, ikinci sorusu Mustafa ile Gülben olsa da, hiç . sorulmayanlara yanıt vermek uzun süredir bu kadar önemli olmamıştı!
Robert Kolej’deki haşarı öğrencilik yıllarımda fizik, matematik derslerini “Savaş ve Barış”ı okuyarak geçirirdim. Hocalarım bunu görmezden gelir, ben de onların “boşver, nasılsa ikmale kalacak, üstüne gitmeyelim” diye düşündüklerini sanırdım. Oysa, bugün Tolstoy’ların, Turgenyev’lerin, Dostoyevski’lerin, matematikçilerin çözemedikleri problemleri de çözdüklerini anladım. Bunu öğrenmek, beni gençleştirdi, hayatın incelen dallarına biraz daha sıkı tutunmamı sağladı.
Umarım, yaşadığım sürece , sorulmayan sorulara cevap verebilecek kadar genç kalabilirim

30 Ocak 2010 Cumartesi

SANATÇIYA VEFASIZLIK VE AYTEN ERMAN

ÖLMEMİŞ BİR SANATÇININ CENAZESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com



30 Ocak Cumartesi sabahı Teşvikiye Camii’de tek başımaydım. Hüngür hüngür ağlıyordum.
Caminin imamının yanına yaklaştım.
- Hatun kişinin hakkını helal ediyorum dedim.

Bana çok tuhaf bakışlarla baktı. Sabah sabah burada ne işin var demek ister gibiydi.

-“Beni tanımadınız mı?Hani Bayram sabahı, siz sabah namazından çıkmıştınız, ben de mahallenin çocuklarına çikolata dağıtıyordum. Bayramlaşmıştık”
- Aman efendim, sizi herkes tanır. Sevilen bir sanatçısınız, ailecek izliyoruz.
- Zaten ben Teşvikiye’ye , aksatmadan yılda 8 ila 10 defa gelirim Teşvikiye. Son olarak Cüneyt Gökçer’i uğurladık buradan. Şimdi de Ayten Erman’a geldim.
- Anladım Nedim Bey. Ama şu anda bir yanlışlık olmasın. Saat sabahın körü. Gördüğünüz gibi avluda da cenaze filan yok.

Avluya gözümü diktiğimde, bir iki güvercinin uçuşması, bir iki kedinin dolaşması ve soğuğun ruhumu sarmalaması, soğuğun beni acıtması dışında bir şey yoktu gerçekten. Öğle namazında Ömer Uluç Bebek Camii’den kalkacaktı, geçen gün Nedim Doğan adlı tiyatrocu ağabeyimizi Bakırköy’den uğurlamıştık. Ama ben Zaman Gazetesi’nde 30 Ocak sabahı okuduğum “Tiyatro patronlarına helallik vermeden öleceğim” başlıklı çarpıcı yazıdan sonra, Ayten ablanın da öldüğünden çok emindim.

100 kişilik bir ekiple Anadolu yollarını aşındırdığımız Zeki Müren Müzikali’nde, bir gün bile en ufak bir kapris yapmadan, sahnede en ufak bir disiplinsizliğe izin vermeden, tüm turnelerde otobüsteki en ön koltuğa tam zamanında oturarak genç meslektaşlarına örnek olan neşeli, dürüst Ayten Erman’ın hakkını helal etmeye gelmiştim Teşvikiye’ye. 59 yılın tiyatro emekçisi son olarak Cennet Mahallesi’nin Kısmet Ana’sı olmuş. Daha eski televizyon izleyicileri onu Cadaloz Mefaret olarak tanıyorlarmış. Cadaloz Mefaret, cenazesinde tabutunun içinden fırlayıp, onu zamanında sigortalamaysan, ya da sigorta primlerini yatırmayan, yevmiyelerinin üzerine yatan tiyatro patronlarını pataklamak istiyormuş.

Ah keşke Azrail cenazelerde ölülere son bir söz hakkı verebilse!

(Geçen gün emektar tiyatro sanatçısı Nedim Doğan’ın cenazesindeydim mesela. Rahmetlinin en büyük isteği bir bulmacada resminin çıkmasıymış. Sağolsun Levent Kırca , ona sürpriz yaparak, bunu sağlamış. Peki, kanserle boğuştuktan ve kanseri yendiğini sandıktan sonra, tiyatro organizasyonlarında birlikte çalıştığımız Nedim Doğan’ın, ruhundaki karanlık bulmacaları kim çözer? Örneğin Avcılar’da örnek bir belediye tiyatrosu kurmuşken, elinden kayıp giden bir tiyatroyu görmek onun gibi bir tiyatro aşığını tam anlamıyla hasta etmişti! O dönem haklı gerekçeleri de olsa, Avcılar’da yaşayan bir sanatçıya bu kadar büyük bir saygısızlık yapan bir belediyenin Bakırköy’den kalkan bir cenazeye en azından bir çiçek göndermesi gerekirdi diye düşünüyorum.)

Gelelim Ayten Erman’ın eski tiyatrolarının patronlarına helallik vermeme meselesine! Sağolsun beraber çalıştığı tiyatrolar arasından bizim tiyatromuz olan Tiyatrokare’yi ve Tuncay Özinel Tiyatrosu’nu ayırmış, diğer tiyatrolardan haklarını alamadığı için veryansın etmiş. Dormen Tiyatrosu’nun ne güçlüklerle kapandığını bildiğim için, bu yargının dışında tutulması gerektiğine inanıyorum. Ancak, sevgili Ayten Erman ablamızın 75 yaşında, ödenmemiş 30 milyar emeklilik primi nedeniyle halen emekli olamasının bir sanatçıyı yaşarken öldürdüğünü düşünüyorum.

Bu nedenle, sözkonusu miktarın toplanmasına öncülük etmeye ve kendi bütçemden katkı sağlamaya hemen hazırım.

Cenazelerde, gözümü tabutlardan alamam. Egoları şişik de olsa, dünyalıkları büyük de olsa, cüsseleri kocaman da olsa, tabut boylarının fazla değişmediğini görürüm.

Ayten Abla, şişman, tonton, cüsseli biri! Yürüme güçlüğü çekiyor yıllardır. Zeki Müren Müzikali’nin Bodrum’daki ihtişamlı galasında, sahne arkasında, karanlıkta düştü. Ben panikledim tabi.

“Abla, oyunu keseyim mi? “ dedim.

Tiyatrocuların, “the show must go on” sözüne hiç inanmam çünkü. Moliere sahnede ölmüş,
Türkiye’ye gelseydi, bence kırk yıl evel geberirdi. Biz tiyatrocularımızı sahnede değil, gazete röportajlarında kırk kez öldürüyor, gömüyoruz vefasızlığımızla.

Ayten Abla, oyunu gala gecesi ortada kesme teklifime çok şaşırdı,

“Ne diyorsun evladım, galada 3000 kişi var” dedi, toparlanarak.

“Abla, onlar yapımcı olarak benim düşmemi bekliyorlar, senin düşmeni değil” dedim.

Ayten Erman, acılar içinde oyuna devam etti ve bitirdi.

Bugün, Zaman Gazetesi’ndeki söyleşiyi okuduktan sonra, ben aynı acıyı duydum. Onu bayramlarda arardım, sonra I Phone’a geçince, numaralarım silindi, sanki bahaneymiş gibi, arayamadım. Kardeşi Ayşen Gruda’yı gördüğümde hatırını sormuştum, o da aksi kadın, anladığım kadarıyla ablasının onurunu zedelemek istememiş. Kimse Yok Mu Derneği’ne, eski bir dostumu bana tekrar hatırlattığı için teşekkürü borç biliyorum.

Eski oyuncularımıza vefa gösteren Okan Bayülgen’imiz, Cem Yılmaz’ımız var. Bir de kafalarını çeviren, ciplerinin camlarını buzlatan, telefona çıkmayan hayvancıklarımız var.
Amerikalı yazar ,A.R. Gurney’nin ” Yemek Odası” diye bir oyunu vardır. Prova edilmesi çok kolay, kısa sahnelerden oluşur. Gelin; halen insan kalanlarla bu sahneleri toparlayalım, şu eski oyuncularımız için jübileler yapıldığında bu oyunu farklı farklı kadrolarla sahneye koyarız, her defasında İbrahim Tatlıses’in, Sezen Aksu’nun kapısına gitmekten kurtuluruz.

Ulvi Alacakaptan’ı günahım kadar sevmem. Adamın politik olarak tutarlı olduğuna inanmıyorum ama Allah için, imanlı olduğuna inanıyorum. TODER başkanıyken, en azından zor durumdaki oyuncular için geceler düzenlendiğinde, elinden geldiğince bir şeyler yapardı. Özel gecelere kendi cebinden bilet aldığına şahidim Şimdiki Tiyatro Oyuncuları derneği ne yapıyor acaba? En son duyduğumda Kadıköy Belediye Başkanı’ndan lokal dileniyorlardı!

Zaman Gazetesi’ndeki bu yazı beni sadece Ayten Erman’ın değil, pek çok sanatçının cenazesine götürdü erkenden. Onlara ölmeden sahip çıkalım beyler! Tiyatro Oyuncuları derneği diye bir derneğimiz varsa, bu dernekten bunu istemek hakkımızdır. Yıllarca sendikalaşmaktan, politize olmaktan, direnmekten korktuk. Belki bugün gazetede Ayten Erman söyleşisi okuyacağımız yerde, TEKEL işçilerinin onurlu direnişi gibi, kültür baronlarına karşı tiyatro, sinema, televizyon sanatçılarının direnişini okuyor olacaktık!
Tartışılması gereken tek konu, sanatçılarımızın kiralarını ödeyememeleri, sigorta primlerini ödeyememeleri, ilaç alacak durumda olamamaları, işsizlikten intiharın eşiğinde olmaları da değil bence. Bazıları setlerde köle durumunda, şerefleri ayaklar altında…. Ayten Erman en azından özgürce konuşabilmiş!

Ya zincirlerine rağmen medyatik olduğunu sananlar?