tekel işçileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tekel işçileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2010 Pazar

EMEĞİM ONURUMDUR: TÜRKAN ALBAYRAK

Bugünkü yazımın tiyatroyla doğrudan bağlantısı yok.
Doğrusu bugün hiç tiyatro yazasım yok.
Hatta, geçen hafta çeşitli nedenlerle bir ay geciktiğimiz oyun provalarına açlık grevine başlayacağını duyar duymaz destek ziyaretine gitmeyi borç bildiğim Türkan Albayrak nedeniyle bir saat daha geciktim. Buradan kendimi ihbar ediyorum. İster sorumsuz, ister tembel deyin bana.
2. Dünya Savaşı ile ilgili bilindik bir laf vardır : Dışarıda savaş varken, içeride tiyatro oynanıyordu diye.
Bense,dışarıda Türkan Albayrak savaşırken, içeride tiyatro yapmayı içime sindiremedim.
Tekel İşçileri’nin Ankara’daki yürüyüşlerine de Büyükçekmece’de oyun oynadıktan sonra uçağa binip, ardından İstanbul’da bir gece sonraki oyuna zorlukla yetişerek katılmıştım.
Hani baban, anan ölse bile sahneye çıkacaksın ya….
Yüzlerce, binlerce işçi açlıktan ölse, o gün onların yanındaysan ve sahneye çıkamıyorsan, seyirci mutlaka anlar bunu diye düşünüyorum!
Tekel İşçilerinin yürüyüşüne katıldıktan sonra sinemada bana kendi cebinden patlamış mısır ikram eden büfecinin gözünün ışığından, sokaktaki simitçinin teşekküründen sezdim bunu.

Sağlık işçileriyle tanışmam, on yıl önce çok sancılı geçen bir check-up’ta annem yaşında bir hanımla göz göze gelmemle başladı. Acılar bittiğinde, kendisine uzattığım üç kuruşu da almayı red ettiği zaman, onun gökten inen bir melek olduğunu düşünmüştüm.
Yıllarca yüksek tansiyon hastalığı ile hastane köşelerinde sürünürken, uyku apnesi teşhisimi de Rus kökenli bir sağlık işçisinin koyduğunu, ancak bir türlü dillendiremediğini çok iyi anımsarım. Onun kökeni dolayısıyla, kaçak işçi olarak hiçbir hakkı verilmeden çalıştırıldığını anlamıştım.
Türkan Albayrak ile tanışmam ise Paşabahçe’de işten atılmasının ilk günlerine rastlar.
Türkan Abla, hayatımda önemli yeri olan Rus kökenli işçi gibi, sağlık sektöründe artık işlerin taşeronlara devredilmesinden dolayı, kendi ülkesinde hiçbir hakkı verilmeden çalıştırılmış, anladığım kadarıyla, bu konuyu irdelediğinden dolayı durup dururken işinden çıkartılmıştı.
İşten atılınca, hastane bahçesinde çadır kurmuştu.
Onu yaz sıcağında ziyaret ettiğimde, onu işten çıkartanların nasılsa kışa kadar dayanamayacağını düşündüklerini söylüyordu. Oysa yakıcı sıcaklarda direnmek daha zordu.
Ece Temelkuran, Nuray Mert, Memet Ali Alabora, Cezmi Ersöz, Pınar Sağ gibi aydınlar direniş sürecinde, yağmurda, çamurda da Albayrak’ı hiç yalnız bırakmadı, sivil toplum örgütleri kendisine sahip çıktı, “Tiyatro Simurg” çadırın önünde oyunlar oynadı, “Grup Yorum” onu hiç yalnız bırakmadı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkan Albayrak’ı direnişinin 100. Gününde, çok geç fark etti ve başbakanla polemik için malzeme olarak kullandı, ama ne yazık ki, hiçbir çözüm üretmedi. Albayrak’ın çare tükendi düşüncesiyle başlattığı açlık grevinde CHP’den bir tek temsilci yoktu. Herhalde Önder Sav mı, Kılıçdaroğlu mu diye kulis yapmakla meşgulduler.
Oysa, “Müslüman Sol” kimliği le Mehmet Bekaroğlu gerçekten örnek bir dayanışma sergileyerek, daha ilk günlerden beri çadırdaydı.
Emeğin, emekçiye destek verirken sağcılık, solculuk, islamcılık, Türkçülülük, Maoculuk oynamanın doğru olmayacağını düşünüyorum.
Check up koltuğunda acılarla can çekişirken göz göze geldiğiniz kadın belki akşam evine ekmek götüremiyordur, ama size, kim olursanız olun, en donanımlı profesör kadar kollarını açıyor, sevgiyle kucaklıyordur. Bu yüzden siz de bir işçinin haklarını almasına destek verirken, onun etnik ve siyasi kimliği ne olursa olsun, yardım etmekle yükümlüsünüz.

Albayrak, açlık grevine başladığı gün, belki bir daha onu göremem endişesiyle, çadırdan gözyaşları içinde, hoşça kal Türkan Abla diyemeden bile ayrıldım. Ne mutlu ki, bugün, açlık grevinden bir hafta sonra, Sağlık Bakanlığımızın ve Tabipler Odasının Albayrak’ın sorununa çözüm bulduğunu öğrenerek çadırın sökülmesine tanık oldum.
Hastanenin bahçesinde bugün mutluluk hakimdi. İşçi sınıfı Türkan Albayrak’ın bireysel olarak elde ettiği zaferi sahiplenmişti. Aynı heyecanı Tekel işçilerinin gözlerinde hisediyordum. Çadır sökülürken Türkan Albayrak, sanki vücudundan bir parça sökülüyormuş gibi heyecanlıydı. Hepimiz “sen çadırsız yaşayamazsın, artık bunu bahçene kurarsın” gibi espriler yaparak bu toplumsal dramı hafifletmeye çalışıyorduk.

Albayrak, direnişin güncesini tutmuştu. İşçi sınıfının direnişinin belgelenmesi çok önemli çünkü bugün medya çoğunlukla egemen sınıfı yazıyor . (Beykoz halkı Albayrak’a sonsuz destek verirken Dost Beykoz Gazetesi onunla bir türlü dost olamadı nedense)
Bense, yeni bir dost kazanmaktan öte, Albayrak’ın açlık grevindeki basın açıklamasından “EMEĞİM ONURUMDUR” sözünü öğrendim.
Biz tiyatrocular da onurlu bir işe imza atıyoruz, biz de emek veriyoruz.
Ama, nedense, kamuoyunun gözünde emeğimizle onurumuz yan yana gelemiyor bir türlü.
Belki aramızdan kof şöhretler çıktığı için, belki işimizin ne kadar emek yoğun olduğunu bir türlü dillendiremediğimiz için, belki haklarımız için mücadele etmekten korktuğumuz, aramızdan Türkan Albayrak’ları çıkartamadığımız için!
Albayrak Sarıyer’de bir hastanede sözleşme imzalamış. Meğer orada oturur, her gün Paşabahçe’ye gider gelirmiş çünkü daha önceki işinden de sendikal faaliyetlerde bulunduğu için çıkartılarak Paşabahçe’ye sürgün gönderilmiş ve bu ağır koşullara tam beş yıl dayanmış. Ne kadar zor bir yaşamı geri kazanmak için direnirmiş meğer değil mi? Aynen halen çadırlarda 4 C’ye direnen Tekel İşçileri gibi…
“Benim tankım topum yok. Benim yasa çıkarma, karar verme gücüm yok. Kendime ait bir bedenim ve iradem var. İşte ben de bedenimi mücadele silahım yapıp, Açlık grevine başlıyorum” demişti.
Zafer sevinci olarak, bir şehir efsanesini de paylaşayım, :
Sanatçılar Albayrak’ı ziyaret ettikçe başhekime haber uçuyor, başhekim bu kişiler hastaneye geldi diye pek seviniyormuş. Anlamlandıramamış bir “temizlikçi” kadın için kopartılan şamatayı!
O temizlikçi kadın, bize çoktandır bir araya gelmeyen emek ve onur sözünü hatırlattı sayın başhekim.

29 Nisan 2010 Perşembe

1 MAYIS

1 MAYIS’TA, MEYDANLARDA ÖNCE SANATÇILAR…


NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com


Saygın yazar Vedat Türkali, Sadri Alışık Sinema Dalında Onur Ödülü’nü aldığı zaman, aydınların, sanatçıların, işçi sınıfından niçin koptuğunu, 1 Mayıs’larda neden işçi sınıfının yanında yürümekten geri durduklarını sorgulamıştı.
O gün ödül almak için sıra bekleyen küçük hanımlar ve beyler, o yaşta yaptırdıkları botoksları akmasın, rujları kokmasın, briyantinli saçları bir yerlerine kaçmasın diye şaşkın, monoton ifadelerle dinlediler yaşlı yazarı!
Bırakın işçi sınıfının sorunlarına duyarlı olmayı, kendi sınıflarının dertleriyle bile ilgili değiller ki. Sendikalaştıkları zaman yapımcılar iş vermez diye mi korkarlar, ne? Ama kendileri en ufak bir haksızlığa uğramaya görsün, maazallah size dünyayı dar ederler.
Oysa daha bir yıl kadar önce işsizlikten intihar eden Yaman Tarcan, “Ömre Bedel” setinde komaya giren Fatma Develi’ , “ Son Bahar” setinde 20 saat çalıştıtıldıktan sonra direksiyon hakimiyetini kaybeden şoförün arabasında yaşamını yitiren Tülin Ergeldi ve Zehra Sezgin örnekleri apaçık ortada!
Tiyatro sanatçılarının ne yazık ki, örgütlü olarak mücadele edebilecekleri oluşumları çok cılız. Sinemacılar ise , Sine- -Sen çatısında, örnek bir mücadele veriyorlar. Nejat İşler, Bergüzar Korel, Halit Ergenç, Tardu Flordun, Memet Ali Alabora, Janset gibi meslektaşlarım onurları için savaşmaktan, meydanlarda olmaktan ürkmüyorlar!
Bir yandan her hafta Türk halkına 90 dakikalık bir mutluluk öyküsü anlatacaksanız, bir yandan setinizde, can yakacaksınız. Yapamazsınız!
1980’den bu yana sesleri daha az çıktığı için midir , son anayasamızda örgütlenme hakları sınırlı tutulduğu için midir nedir, işçi sınıfının sesini daha az duyar olmuştuk.
Dünya düzeldiği için mi?
Hayır. Biz bozulduğumuz için!
Medyamızda, “bu sabah İstinye Park’ta kalktım, akşam Kanyon’da yattım” türünde F tipi yazarlar türediği için.
Vedat Türkali’nin deyimiyle, emek/yoğun sanat dalları bile işçi sınıfından koptu.
Oysa bir filmin, bir dizinin çekimi sırasında harcanan emeği düşünün.
Ne zaman dış çekim yapsam, herhalde benim yeteneksizliğimle de biraz orantılı olsa gerek (!) , onaltıncı kez aynı karenin çekimini izleyen bir sade vatandaş yanıma yaklaşır. “Biz bu işi kolay sanırdık, ama on saniyelik şeyi defalarca çekiyormuşsunuz. Allah çektirmesin!”diyerek, tabanları yağlar.
Oysa, biz sanatçılar, yaptığımız iş bu kadar emek gerektirirken , emekçiden uzak durmayı, kendimizi başka yerde görmeyi o kadar iyi becermişizdir ki, mesela sokakta polisin süreklediği Timuçin Esen’e bakan vatandaş, bir rolü yaratırken, çektiğimiz acıyı anlamaz ve utanmadan “seni biz yarattık” psikolojisine girer!
İşte, bir sanatçıyı yaratmanın zaping aletine bağlı olmadığını kanıtlamak için, işçi sınıfının yanında olmalıyız.
1 Mayıs 2010’un önemi, AKP’nin işçi sınıfına Taksim’i “münasip” görmüş olması değildir.
1 Mayıs 2010’un önemi, Tekel İşçileri’nin kış soğuğunda titreye titreye, Taksim Meydanı’nı işçilere tırnaklarıyla kazandırmış olmalarıdır.
Tekel işçileri, bu ülkenin darbe sonrasının, gölgesinden korkan ve dünya sosyalistleri gözünde bir hiç olan politikacıların bu topraklara kazandıramadığı onurlu demokratik mücadeleyi kazandırmıştır.
Bir yandan Ergenekon’un karmaşık dosyaları, öte yandan en çok solcuları katleden darbecilerin karanlık oyunlarıyla solu sözümona “taraflaştırırken”, Mustafa Kemal gibi bir devrimciyi , Kenan Evren’in başlattığı dizi filmin son bölümlerine montajlamaya müdahale etmek için solun birlik olması gerekiyor 1 Mayıs 2010’da.
1 Mayıs 2010, kanlı 1977’nin politik rövanşı değildir, Türk solunun sabrının eseridir.
1 Mayıs 2010’da sanatçılar Türkali’yi dinlesin ve meydanlara aksınlar.
İşçilerin mi sanatçılara, sanatçıların mı işçilere daha çok gereksinimi olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama her iki sınıfın da örgütlü mücadeleye gereksinimi olduğu apaçık ortadadır.
Ben, bugüne kadar işçi sınıfının yanında daha fazla yer alamadığım için kendime kızıyorum.
Örneğin YÖRSAN işçileri, sırf örgütlendikleri için işten çıkartılmışlardı. Üstelik direnişleri “okul çocuklarının psikolojisinin etkilendiği” düşünülerek kırılmak isteniyordu. Ama ben tatile giderken, Balıkesir’de durmamıştım.
Ülkemizde tersanelerde son 8 yılda 50 işçi öldürüldü. Bunlardan çoğu sigortalı bile değilmiş! Ben Tamer Karadağlı ile oynadığım bir dizide Tuzla tersanesinde günlerce çekim yapmış, şu insan yiyen tersaneleri dolaşma gereğini bile hisetmemiştim.
Çünkü nedense, hem yetiştiriliş tarzım, hem son yıllarda sanat dünyamızda işçi sınıfına mesafeli duruş yüzünden, 15/16 Haziran 1970 olaylarından bu yana en büyük işçi eylemi olan TEKEL direnişi gündeme gelene kadar, işçi sınıfını görememiştim.
Sanata ve sanatçıya yaraşan, emekçileri görmezden gelmemektir.
Bugün onları görmezsek , yarın 1960’ların İngiliz Tiyatrosu’ndaki öfkeli kuşak edebiyatı gibi, John Osborne’ların ortaya çıktığı, öfkeli proleterya oyunları izlemek zorunda kalırız!

29.04.2010

6 Mart 2010 Cumartesi

TEKEL İŞÇİLERİNİN ARKASINDA DEĞİL KOL KOLA YÜRÜMEK

19 Şubatı 20 Şubata bağlayan gece, tiyatro kulisinden çıkıp Tekel işçileri eylemine destek yürüyüşüne katılmak için uçağa yetiştiğimde, havaalanında çok fena bipliyordum.

Saatimi ve cep telefonumu çıkarttığım halde, güvenliğe takılmıştım

Böyle durumlarda, polise peşinen yanımda taşıdığım “sakıncalı “yayınlardan söz ederim. Can Yücel Baba, bir şiir öttürüklemiştir! Geçen hafta başbakanın “kovun”dediği yazarlardan biri de kibarca ötmüş olabilir.

Yok, bu kez öten başka bir şey.

Polis didik didik ediyor ama bulamıyor. Uçak gitti, gidiyor.

“15/16 Haziran 1970’den ve 3 Ocak 1991’den bu yana yaşanan en büyük işçi direnişi bu! Kaçırma uçağı ” diyor içimden bir ses.

Saygın yazar Vedat Türkali, bir sinema ödülüne layık görüldüğü gece, aydınların ve sanatçıların emekçilerden niçin koptuğunu sorgulamış, yanımda oturan briyantinleri kıçına kaçmış umud vaad eden erkek oyuncu ile, botoksları akmış küçük hanım estetik doktorlarının onlara bu yaşta armağan ettiği monoton ifadelerle seyretmişlerdi.

Sanki, setlerde 20 saat çalıştıktan sonra trafik kazalarına kurban giden kostümcüler, komaya giren figüranlar, işsizlikten intihar eden oyuncuların memleketinde yaşayan onlar değildi! Türk halkına her hafta 90 dakikalık mutluluk masalı kokozlamak için ezilenler uğruna sadece Nejat İşler, Tardu Flordun, Janset’ler, Memet Ali Alabora’lar yürürken, tiyatro oyuncuları örgütlenince “dışlanmaktan”korkuyor, sinemacılar sendikalarının değerini bilmiyorlardı. Oysa devlet opera balesi ve tiyatrosunun kapısında bile 4 C rüzgarı esmeye başlamıştı.

Acaba beni biiipleten şey , telefonuma gaipten gelen mesajlar olabilir mi?.

“ Gitme oralara. Solculara destek çıkma!”

Oysa, Tekel işçilerinin çoğunun, sağ eğilimli seçmenler olduğunu biliyoruz.

Mesaj bipledi, güvenlik inledi, saat ilerledi, uçak kaçtı kaçacak.

“Biiiiiip. Yürüyüş yasal değil, biber gazı yersin”

Biber gazımı, İstiklal’de volta atarken , Starbucks’ta fındıklı kahvemin içinde yemiştim zaten. Bu kez Tekel işçileri için olsa ne olur! Onlar, çadırlarda, Türkiye’nin uzun zamandır tanık olmadığı bir dayanışma sergileyerek, ezberimizi bozdular. Ölen arkadaşlarının haklarını aradıkları zaman ruh hallerine yenilip parti bastıkları günü saymazsak, pasif direnişle, Türkiye’ye zafer kazanmak için plazalarda sümen altında anlaşmalar yapmaya gerek olmadığını, sokakta da mücadele edilebileceğini gösterdiler ve sonunda Danıştay’ın da kararıyla bir tarihe imza attılar.

Kaldı ki, her sabah saatin aysonunu gösterdiği günde üzerlerine hangi tankların saldıracağını bilmeden, Gandhi modeli bir direniş kararında ruhlarını kenetlediler. Şiddete adaletle meydan okudular.

Bunca güzellik karşısında neydi hala bipleyen?

Vicdanımın bipliyordu derinden.

Onlar YÖRSAN’da direnirken, Balıkesir’den gaza basıp tatile gitmem….Biip….

Onlar tersanelerde sigortasız çalıştırılırken, onlar ölürken Tamer Karadağlı ile oynadığım dizi tersanede geçtiği halde onlara bakmadan rol kesmeye çalışmam! Biiippp….

Türkiye Zimbawe’nin bile imzaladığı maden güvenliği sözleşmesinden uzak dururken, onlar yeraltında ölüyor. Ben yer üstünde dünyanın en güzel oyununu oynasam ne yazar? Çadırda kendisine uzatılan lahmacun doğal olarak daha önemliyken, Nedim Saban’ın gözlerimin içine bakmayı seçen o onurlu işçinin samimiyetini, birgün oynadığım bir role yansıtabilecek miyim acaba?

Havaalanı polisi için “güvenli miyim” bilemem ama, kendimle yüzleştiğim için, artık ötmüyorum.

Tarık Akan ve Rutkay Aziz ile DİSK kortejine ulaştığımızda, Rutkay Aziz, Disk Başkanı Süleyman Çelebi’ye: Arkanızda yürümeye geldik dedi, ama başkandan, “ bizimle kol kola yürümenizi istiyoruz” cevabını duyduk.

Ben 40.000 kişinin kol kola yürüdüğü o yürüyüşte, emekçilerin bugün bu hükümet, yarın başka bir haksızlığa direnmeleri karşısında, 40.001’inci kişi olabildiğim için onur duyuyorum! Artık sanat yapmanın yeni bir anlamı var.


Bu yazı Milliyet Cadde'de 6 Mart'ta yayınlanmıştır.

30 Ocak 2010 Cumartesi

SANATÇIYA VEFASIZLIK VE AYTEN ERMAN

ÖLMEMİŞ BİR SANATÇININ CENAZESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

NEDİM SABAN
nedimsaban@superonline.com



30 Ocak Cumartesi sabahı Teşvikiye Camii’de tek başımaydım. Hüngür hüngür ağlıyordum.
Caminin imamının yanına yaklaştım.
- Hatun kişinin hakkını helal ediyorum dedim.

Bana çok tuhaf bakışlarla baktı. Sabah sabah burada ne işin var demek ister gibiydi.

-“Beni tanımadınız mı?Hani Bayram sabahı, siz sabah namazından çıkmıştınız, ben de mahallenin çocuklarına çikolata dağıtıyordum. Bayramlaşmıştık”
- Aman efendim, sizi herkes tanır. Sevilen bir sanatçısınız, ailecek izliyoruz.
- Zaten ben Teşvikiye’ye , aksatmadan yılda 8 ila 10 defa gelirim Teşvikiye. Son olarak Cüneyt Gökçer’i uğurladık buradan. Şimdi de Ayten Erman’a geldim.
- Anladım Nedim Bey. Ama şu anda bir yanlışlık olmasın. Saat sabahın körü. Gördüğünüz gibi avluda da cenaze filan yok.

Avluya gözümü diktiğimde, bir iki güvercinin uçuşması, bir iki kedinin dolaşması ve soğuğun ruhumu sarmalaması, soğuğun beni acıtması dışında bir şey yoktu gerçekten. Öğle namazında Ömer Uluç Bebek Camii’den kalkacaktı, geçen gün Nedim Doğan adlı tiyatrocu ağabeyimizi Bakırköy’den uğurlamıştık. Ama ben Zaman Gazetesi’nde 30 Ocak sabahı okuduğum “Tiyatro patronlarına helallik vermeden öleceğim” başlıklı çarpıcı yazıdan sonra, Ayten ablanın da öldüğünden çok emindim.

100 kişilik bir ekiple Anadolu yollarını aşındırdığımız Zeki Müren Müzikali’nde, bir gün bile en ufak bir kapris yapmadan, sahnede en ufak bir disiplinsizliğe izin vermeden, tüm turnelerde otobüsteki en ön koltuğa tam zamanında oturarak genç meslektaşlarına örnek olan neşeli, dürüst Ayten Erman’ın hakkını helal etmeye gelmiştim Teşvikiye’ye. 59 yılın tiyatro emekçisi son olarak Cennet Mahallesi’nin Kısmet Ana’sı olmuş. Daha eski televizyon izleyicileri onu Cadaloz Mefaret olarak tanıyorlarmış. Cadaloz Mefaret, cenazesinde tabutunun içinden fırlayıp, onu zamanında sigortalamaysan, ya da sigorta primlerini yatırmayan, yevmiyelerinin üzerine yatan tiyatro patronlarını pataklamak istiyormuş.

Ah keşke Azrail cenazelerde ölülere son bir söz hakkı verebilse!

(Geçen gün emektar tiyatro sanatçısı Nedim Doğan’ın cenazesindeydim mesela. Rahmetlinin en büyük isteği bir bulmacada resminin çıkmasıymış. Sağolsun Levent Kırca , ona sürpriz yaparak, bunu sağlamış. Peki, kanserle boğuştuktan ve kanseri yendiğini sandıktan sonra, tiyatro organizasyonlarında birlikte çalıştığımız Nedim Doğan’ın, ruhundaki karanlık bulmacaları kim çözer? Örneğin Avcılar’da örnek bir belediye tiyatrosu kurmuşken, elinden kayıp giden bir tiyatroyu görmek onun gibi bir tiyatro aşığını tam anlamıyla hasta etmişti! O dönem haklı gerekçeleri de olsa, Avcılar’da yaşayan bir sanatçıya bu kadar büyük bir saygısızlık yapan bir belediyenin Bakırköy’den kalkan bir cenazeye en azından bir çiçek göndermesi gerekirdi diye düşünüyorum.)

Gelelim Ayten Erman’ın eski tiyatrolarının patronlarına helallik vermeme meselesine! Sağolsun beraber çalıştığı tiyatrolar arasından bizim tiyatromuz olan Tiyatrokare’yi ve Tuncay Özinel Tiyatrosu’nu ayırmış, diğer tiyatrolardan haklarını alamadığı için veryansın etmiş. Dormen Tiyatrosu’nun ne güçlüklerle kapandığını bildiğim için, bu yargının dışında tutulması gerektiğine inanıyorum. Ancak, sevgili Ayten Erman ablamızın 75 yaşında, ödenmemiş 30 milyar emeklilik primi nedeniyle halen emekli olamasının bir sanatçıyı yaşarken öldürdüğünü düşünüyorum.

Bu nedenle, sözkonusu miktarın toplanmasına öncülük etmeye ve kendi bütçemden katkı sağlamaya hemen hazırım.

Cenazelerde, gözümü tabutlardan alamam. Egoları şişik de olsa, dünyalıkları büyük de olsa, cüsseleri kocaman da olsa, tabut boylarının fazla değişmediğini görürüm.

Ayten Abla, şişman, tonton, cüsseli biri! Yürüme güçlüğü çekiyor yıllardır. Zeki Müren Müzikali’nin Bodrum’daki ihtişamlı galasında, sahne arkasında, karanlıkta düştü. Ben panikledim tabi.

“Abla, oyunu keseyim mi? “ dedim.

Tiyatrocuların, “the show must go on” sözüne hiç inanmam çünkü. Moliere sahnede ölmüş,
Türkiye’ye gelseydi, bence kırk yıl evel geberirdi. Biz tiyatrocularımızı sahnede değil, gazete röportajlarında kırk kez öldürüyor, gömüyoruz vefasızlığımızla.

Ayten Abla, oyunu gala gecesi ortada kesme teklifime çok şaşırdı,

“Ne diyorsun evladım, galada 3000 kişi var” dedi, toparlanarak.

“Abla, onlar yapımcı olarak benim düşmemi bekliyorlar, senin düşmeni değil” dedim.

Ayten Erman, acılar içinde oyuna devam etti ve bitirdi.

Bugün, Zaman Gazetesi’ndeki söyleşiyi okuduktan sonra, ben aynı acıyı duydum. Onu bayramlarda arardım, sonra I Phone’a geçince, numaralarım silindi, sanki bahaneymiş gibi, arayamadım. Kardeşi Ayşen Gruda’yı gördüğümde hatırını sormuştum, o da aksi kadın, anladığım kadarıyla ablasının onurunu zedelemek istememiş. Kimse Yok Mu Derneği’ne, eski bir dostumu bana tekrar hatırlattığı için teşekkürü borç biliyorum.

Eski oyuncularımıza vefa gösteren Okan Bayülgen’imiz, Cem Yılmaz’ımız var. Bir de kafalarını çeviren, ciplerinin camlarını buzlatan, telefona çıkmayan hayvancıklarımız var.
Amerikalı yazar ,A.R. Gurney’nin ” Yemek Odası” diye bir oyunu vardır. Prova edilmesi çok kolay, kısa sahnelerden oluşur. Gelin; halen insan kalanlarla bu sahneleri toparlayalım, şu eski oyuncularımız için jübileler yapıldığında bu oyunu farklı farklı kadrolarla sahneye koyarız, her defasında İbrahim Tatlıses’in, Sezen Aksu’nun kapısına gitmekten kurtuluruz.

Ulvi Alacakaptan’ı günahım kadar sevmem. Adamın politik olarak tutarlı olduğuna inanmıyorum ama Allah için, imanlı olduğuna inanıyorum. TODER başkanıyken, en azından zor durumdaki oyuncular için geceler düzenlendiğinde, elinden geldiğince bir şeyler yapardı. Özel gecelere kendi cebinden bilet aldığına şahidim Şimdiki Tiyatro Oyuncuları derneği ne yapıyor acaba? En son duyduğumda Kadıköy Belediye Başkanı’ndan lokal dileniyorlardı!

Zaman Gazetesi’ndeki bu yazı beni sadece Ayten Erman’ın değil, pek çok sanatçının cenazesine götürdü erkenden. Onlara ölmeden sahip çıkalım beyler! Tiyatro Oyuncuları derneği diye bir derneğimiz varsa, bu dernekten bunu istemek hakkımızdır. Yıllarca sendikalaşmaktan, politize olmaktan, direnmekten korktuk. Belki bugün gazetede Ayten Erman söyleşisi okuyacağımız yerde, TEKEL işçilerinin onurlu direnişi gibi, kültür baronlarına karşı tiyatro, sinema, televizyon sanatçılarının direnişini okuyor olacaktık!
Tartışılması gereken tek konu, sanatçılarımızın kiralarını ödeyememeleri, sigorta primlerini ödeyememeleri, ilaç alacak durumda olamamaları, işsizlikten intiharın eşiğinde olmaları da değil bence. Bazıları setlerde köle durumunda, şerefleri ayaklar altında…. Ayten Erman en azından özgürce konuşabilmiş!

Ya zincirlerine rağmen medyatik olduğunu sananlar?