17 Haziran 2012 Pazar

FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK




Şehir Tiyatroları’na tepeden inen yönetmelik kurum sanatçılarının haklı protestolarına neden olurken, Devlet Tiyatrosu cephesinde müthiş bir sessizlik hakim.Tehlikeyi görmezden gelmek değil bu, aksine tehlike çanlarının sesini duyup, acı gerçeği kendinden bile  saklayarak, kötü günlerin hiç gelmeyeceğini varsaymak!


Bu kurumun sanatçıları Atatürk Kültür Merkezi kapatıldığı zaman  bile suskun kalmıştı, konuşmak onların genlerinde yok deseniz, Muhsin Ertuğrul  Tiyatrosu dönüştürüldüğünde Şehir Tiyatrosu Sanatçıları da sessizdi ama bugün ortalıktalar! Türk Hava Yolları çalışanlarına indirilen ağır yumruktan sonra sindiler diye  düşünseniz  yönetmelik değişikliği aylardır konuşuluyor, bu korku yeni olamaz.


Bekle gör politikası var…. Sanki bekleyince gördüklerimiz çok parlakmış gibi!


Zaten şimdilerden kulislerde  saygın sanatçıların  bile, “daha iyisi gelecek” dedikleri söyleniyor. İşçiler, memurlar, doktorlar, avukatlar,  öğretmenler, eczacılar sokaktayken, sanatçıların tatilde olması pek ilginç. Hükümete sonsuz güvenleri varsa ne güzel, komşuda pişer bize de düşer diyorlarsa, ne ayıp.


Bazı arkadaşlarım, “ şunun şurasına emekliliğime zaten altı ay kaldı” diyerek  şafak sayıyorlar. Mesele sen değilsin ki a hıyar, senden sonra gelecek olanlar…


Diyarbakır’da hayatını tehlikeye atarak perde açanlar, Sivas’ta sanatçı oldukları için kiralık ev bulamayanlar, Van’da  çocuk tiyatrosu festivali yapan kahramanlar, Trabzon’da gece gündüz prova yapanlar, İzmir’de, Bursa’da salt keşfedilme derdiyle de olsa, belki torpil bulup İstanbul’a  tayin olan meslektaşlarına gönül koyan, ama her şeye rağmen sahneye çıkanlar…


Devlet Tiyatrosu’nun yönetmeliğinin eskidiği uzun süredir konuşuluyordu, Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmelik bu kurumları sadece basamak olarak kullanan ama o basamağı çıktıktan sonra da bu kez yükseldiği yeri pek beğenen küçük bir azınlık karşısında belki iyi çözümler sunacak, ancak ben bu sessizliği hiç hayra yormuyorum.


Radikal’de Ömer Erbil  birkaç hafta önce çok önemli bir kapatma haberine imza attı. .

Gerçi Başbakanlık bunu yalanladı, yönetmelik değişikliği hakkında yetkinin Kültür Bakanlığı’na verildiğini filan söyledi, ama geçmiş deneyimlerim bende güven değil, sadece şüphe bıraktı.Kültür  Bakanı Kars’taki  heykeller konusunda da teminat vermiş, başbakan ucube sözünü adeta inadına kullanarak, heykeli parçalatmıştı. Geçen hafta da Çamlıca’nın en tepesine, tüm İstanbul’dan görülen bir cami yapılacağını söyledi başbakan, bu sefer de Kültür Bakanı, “yok öyle bir şey dedi”!  Bir vatandaş olarak, tiyatro konusunda da aynı durumu yaşayacağımızdan korkarım..


Mustafa Mutlu geçenlerde, sanatçıların önde giden olmak yerine, her şeye sessiz kaldıklarını yazdı, çok haksız da sayılmazdı . Devlet Tiyatrosu sanatçıları da önden gidecektir kuşkusuz, ancak her şeyin daha iyi olacağını sanıyorlarsa, aptallıkta önde gideceklerdir!


Performans sisteminin sağlığımıza açtığı yaralar ortada.  Bazı hekimler, sırf daha çok para almak için adam keser hale geldiler.  Bu kıyıma sessiz kalanlar da parasız kalıyor. Şimdi, bu uygulama ortadayken, sanatçıyı parça başına para ödemek hangi aklın ürünü? Adam Hamlet’i oynamış, arkadaşı ise üç adet dandik oyunda oynar gibi yapmış, şimdi Hamlet mi daha çok para alacak, üç oyunda görünen mi?


Cumhuriyet Gazetesi, Devlet Tiyatrosu için  tasarlanan yönetmeliği  ele geçirmiş, bu hafta yayınladı. . Yönetmelikte,  sanatçıların bir an önce gimesi  isteği hakim!  Öğretmen istemeyen bir eğitim sistemi olabilir mi, sanatçısız tiyatro nasıl olur?


Dizilerde oynayanların gelirlerinin %30’unu kuruma vermesi gibi, abuk sabuk bir madde de  var bu yönetmelikte .   Adamlar zaten aldıkları ücret üzerinden stopaj ve vergi veriyorlar. Bu %30 neyin nesi? Profesör, özel muayene ücretinin %30’unu Çapa Tıp Fakültesine mi bağışlıyor Allah aşkına?

Kaldı ki her şeyi yapan yapım şirketlerinin bu ücretleri düşük göstermesi, masraf göstermek  için naylon fatura almaları gibi hinlikler ve cinliklerin de  önünü açar bu uygulama… İki  dizide gördüğü  bir İstanbul ya da Ankara oyuncusuna bakıp, herkesin böyle bir kazanç sağladığını düşünmek, kamuoyunu yanıltmak ne acı! Kaldı ki, dizilerdeki kazanç haksız bir kazanç değil ki! İnsan üstü bir emek hakim.
 

Dizi yüzünden oyun kabul etmeyen küçü bir azınlığı hedefleyerek emekçi bir çoğunluğu yaralamak içler acısı bir durum!  Oyuncular Sendikası’nın son derece doğru bir söylemle geliştirdiği, “oyuncu da emekçidir” görüşünün kabul görmesi çok önemli.. Magazin programlarındaki oyuncu imajının yıkılması , çok önemli!


Oyuncu emekçidir ve bir ülkede emeğin yolları tıkanırsa, oyuncunun hayat damarları  kesilir. Gazetecileri, öğrencileri, siyasetçilerinin kodese tıkıldığı bir memlekette, oyuncudan %30 pay almanıza gerek bile  kalmaz. Mutsuzların ülkesinde mutlu biçimde üretemeyen insanın zaten %99’unu ele geçirmişsiniz demektir.         

             

3 Haziran 2012 Pazar

DÜŞLERİ ÇALINAN ÇOCUKLAR İÇİN

 

Amerika’da büyüyen orta halli çocukların çoğunun düşlerini  Disneyland’ süsler. Disney kahramanlarının korunaklı dünyasında düş kurmak çocukluğun baş harflerinden biri olsa gerek…  Bu yıl  kimbilir kaç çocuğa, anneleri , “ derslerine iyi çalışırsan,  deden seni Disneyland’a götürecek” demiştir ?
 

9 yaşındaki Brendan Haas ise kazandığı Disney seyahatini, Afganistan ’da şehit düşen  bir askerin çocuğuna hediye ederek, adeta kapitalist toplumda büyümenin ezberini bozmuş.


Olay, Brendan’ın facebook sayfasına bir kurşun asker yüklemesiyle başlamış. Oyuncak  askerini değiş tokuş etmek için uykuya yatan  Brendan, sabah uyandığında yüzlerce insanın  karşı   teklifiyle karşılaşmış ve sonunda kurşun askerini gözden çıkartarak,  bir  Disneyland yolculuğu kazanmış… Bir kurşun askerin getirdiği şansa sığınmak yerine, bu yolculuğu  babası Afganistan’da ölen  iki yaşındaki  bir kız çocuğuna armağan etmiş Brendan…

Disney yetkilileri,  Amerika’ya,  “kardeşliği” ve “yeniden paylaşmayı” hatırlatan  bu çocuğa, onur üyeliği vermişler… O yaşta çocuk onur üyeliğini anlayamayabilir ama kesin olarak  anlayacağı bir şey  vardır tabi: Bir Disney seyahati daha!

Bu hafta  Amerikan basınında manşet   Brendan, bu  ikinci yolculuk hakkından da  feragat ederek, “düşleme gereksinimi” olan başka bir çocuğa hediye etmek istemiş!

 “Çocukluğun ruhunda paylaşımcılık vardır, insan büyüdükçe paylaşmayı değil, mülk edinmeyi öğrenir” diye düşünebilir, Brendan’ın  bu cömertliğinin ardında  henüz bencilliği tanımayan katıksız bir çocuksuluk olduğuna inanabilirsiniz .

Bense, sınıflı toplumlarda malın, mülkün kalesini ilk koruyanların çocuklar olduğuna inanırım.  İnsan ilişkilerinin nesnelerle tanımlandığı toplumlarda, bir çocuğun  kendi bisikletini ya da  bilgisayarını bırakın diğer çocuklarla, kardeşiyle bile paylaşması çok zordur.…


9 yaşındaki Brendan,   49 yaşına geldiğinde, umarım bugünkü paylaşımcı ruhunu kaybetmez… Toplum, ona, sürekli almak yerine, vermeyi seçmiş olmasının bedelini ağır ödetmez…Onun  Disneyland’ı da en kısa zamanda  görebileceğini  umuyorum. hikayesini okuyunca, sanki dünyanın en korunaksız polis teşkilatına sahipmişiz gibi, korumasız korumalarımıza bir  taş attıkları için gelecekleri  karartılan Kürt çocuklarını, sütten zehirlenen ve özür dilenmesi gerekirken, “onlar sütü tanımadığı için vücutları red etmiştir” denilerek   memleketimin  ötekileştirilen bebelerini  düşündüm.

Babasını hiç tanıyamayan Liberty Hope Steele’in ,  Disney’e gittiği gün  başına bir şey gelse Amerikan hükümetinin  “ 2 yaşına kadar hiç eğlence parkı görmediği  için  heyecandan kalbi durmuştur” diyebilecek kadar duyarsız olup olamayacağını sordum kendime.

Pozantı’da tecavüze uğrayan, yani sözümona devletin koruması altında olan cezaevlerinde bile  koğuş ağalarına peşkeş çekilen çocuklarımız varken, sağlık bakanının  hangi yüzle “doğurun gerekirse devlet bakar” dediğini sordum


Şu an Türkiye’de 2000’in üzerinde tutuklu öğrenci var… Salt poşu taktığı için cezaevine genç olarak girip, yaşlı çıkacak delikanlılarımız, genç kızlarımız  var…

Umarım kindar bir gençlik yetiştirmiyoruzdur. Umarım  bu topraklarda bizim de oyuncaklarını  talihsiz çocuklarla  paylaşmaya hazır olan gençlerie sahipizdir..
 
Disney bileti  de şart değil…  Savaşın düşlerini çaldığı    çocuklarımıza bir selam gönderen, bir kardeşilik türküsü söylemeyen, kendilerinden olmayı kucaklamayı bilen birkaç Brendan yeter bize…       

28 Mayıs 2012 Pazartesi

MUHAFAZAKAR SANAT ARAYIŞLARI: MONEY, MONEY, MONEY

 

Haftalardır tiyatroların özelleşmesi, sanatçının halktan kopukluğu,  muhafazakar sanat filan konularında yazıyor, ama en önemli meseleyi ikinci plana atıyoruz: “Bu işin içinde para var!” 

Bu işin içinde para var ve ne yazık ki inanan kesimin duygularıyla oynanarak, sadece sanat kurumları üzerinden değil, kutsanması gereken inanç ve düşünce özgürlüğü üzerinden rant sağlama niyeti var…

Bugünlerde İskender Pala’nın yerinde olmak istemezdim doğrusu. Divan edebiyatı üzerine kalıcı araştırmalar yapmak, ya da ne bileyim zorla satılan eserler yazmak yerine, daha çok okunan yapıtlarla kalıcı olmak varken, para gibi fani şeylerle uğraşıyor üstad. Manifesto yazmak,en azından  toplumsal dinamikleri  analiz etmek kadar büyük bir ciddiyet isterken, profesörümüz içi boş bir manifestoya (Muhafazakar Sanat)  imza attı. Aslında içi boş değildi ama fikir yerine  parayla doluydu!

İskender Pala’yı, İskender Para’lığa taşıyan iddialar ağır…

Örneğin, İstanbul Belediyesine bağlı Kültür A.Ş’den 3 oyun için 3 milyon TL kopartan şirketin gizli ortakları arasında olduğu konusundaki sapık iddialara  inanmak bile istemiyorum.


Bir yandan  da Aydınlık Gazetesi’nin Balyoz konusundaki suçlamalarını tekzip edecek ki,   işi çok zor. Mehmet Baransu’nun balyoz valizinin İskender Bey tarafından taşındığı, adı Balyoz konulan operasyonun  pek gizli (!) belgelerinin, ordudan ihraç edilen  profesör tarafından basına sızdırıldığı filan iddiaları var ama bu konular bizi aşar, hem de çok aşar… Biz bavuldaki balyozlar değil, parayla ilgilenelim…


Örneğin Kültür A.Ş’nin üç oyununun kamu ihale yasasına uyulmaksızın,  tek şirkete hediye edilen  ihaleyi, olmayan rakiplerini sollayarak kazanan  şirketin ihaleden 41 gün önce kurulmasına 41 kere maşallah diyelim… İhaleden sonra da kurulabilirdi değil mi efendim?


Kadir Topbaş yerinde bir kararla sözkonusu oyunları durdurdu. Fakir devletimize pahalıya mal olan devlet tiyatrolarının (!) kapatılmasını konuşaduralım, 3 oyunun sadece dekor, kostümü için 670.000 TL ödenek ayrılmasına insanlık suçu da denilebilir !!! İnsan o paraya deprem bölgesinde fay hattına nazır kaçak inşaat tamamlar yahu…


 Tiyatro  özelleştirilirse kim alır diye yırtındı bazıları, bense bunun alıcısı  mutlak çıkar diye direttim. Mis gibi binanın otoparkı ve içki satılmayan kantinine göz diken, hayatlarında hiç sanat kurumu görmemiş, yüzlerce şirket var ortada…Bunlar kah AKP’li belediyelerin sanat merkezlerini işletiyorlar, kah Kültür A.Ş ihalesinde olduğu gibi mantar gibi üreyerek, muhafazakar sanatın öncülüğüne soyunuyorlar. Ancak ne yazık ki çoğunlukla  halkın paralarını cukkalayarak, devlete çok daha pahalıya mal oluyorlar. Başbakanın sanat konusunda yanlış yönlendirildiği o kadar ortada ki!

AKM kapatıldığı gün, bazı ulusalcı kardeşler Taksim’e cami provokasyonu yaptılar… Oysa, AKP, AKM gibi geniş rant olanakları olan  bir alanı inananlara hediye etmeyecek kadar akıllı bir parti. Orası dünyanın en güzel otoparkı, ya da İstanbul’un en şeker alışveriş merkezi, 

Taksim’de coplanan öğrenci, işçi, memur kardeşlerime pansuman yapılan, alkol komasına giren ve topluma kötü örnek olanlara serum takılan şeffaf bir hastane olsa şaşmazdım. Haşmet Zeybek, ilk protestoda “bütün dünyayı alışveriş merkezi mi yapacaksınız?” dediğinde, çok haklıymış. Biz böyleyiz işte! Bir yandan bir şarkı yarışması için “popsal dönüşüm” yaparak insanları evinden eden Azerbeycan’a kızar, öte yandan Ankara’daki opera, küçük tiyatroya filan göz dikeriz.


İnançlı insanlar tahrik edilerek, toplumu kamplaştırmak, hele hele bunu sanat kurumları üzerinden yapmak cehennemde bile kabul edilmeyecek   bir kötü insanlık örneği! Sanatçı, her koşulda cennete gitmeyi hak eden insandır, ama zaten sanat konusunda hiç iyi sınav vermeyen bir hükümeti kendi çıkarları için yanlış yönlendiren, bir belediyede arkadaşlarından gizli biçimde yönetmelik değiştiren sanatçıların cehennemdeki zebanilerden önce , bu  dünyadaki çocuklarıylas bir vicdan muhasebesi yapmak zorunda kalacakları kesin!  

 Mustafa Mutlu, geçtiğimiz hafta tiyatrocuları bugüne kadarki gidişata göz yummakla suçlayan ağır bir yazı yazdı… Keşke romantik tepkiler vermek yerine, özeleştiri yapacak kadar sağduyulu  olabilseydik…



Yayınlanmayan kitaplar toplatılınca susan, yazarlar hapse girince konuşmayan, Tekel işçileri yürürken bakan, memur grev yaparken kös kös izleyen sanatçıların suskunluğu apolitik değil, son derece sinsice! Özünde kendini televizyon starı olarak kabullendirmek isteyen şaşkın insanların, doğru ya da yanlış da olsa  bir   politik duruşları olmadan star olunamayacağını Oscar törenlerinden bile öğrenemeyenler  var…Bu  camia, ne yazık ki şahsi  çıkarları için işbirlikçilik yapanları da eleyemiyor.



Şehir Tiyatroları’na birkaç kez müdür olan ve bence bundan sonra da müdür olacak Abdullah Kaplan’ın görevden alınmasının nedenlerini tahmin etmek çok zor değil. Tahmin edilmesi ve kabullenilmesi  çok zor olan şey, Kadir Topbaş’ın yönetmelik değişikliği için beraber çalıştık deyip, ortaya çıkma cesareti taşımayan  sanatçılarımızın adları, soyadları, doğum tarihleri ve biliniyorsa analarının kızlık adları!    






20 Mayıs 2012 Pazar

DOĞRU KİŞİLERİN YANLIŞLARI




Geçtiğimiz haftaki yazımda şu çağda bir  tek yanlış yapmanın bile, pek çok doğruyu götürebileceği konusundaki çekincelerimi yazmıştım…Bu hafta da doğru olduğuna inandığım kişilerin, bir çırpıda yüzlerce doğrularını  götüren yanlışlarına parmak basayım.

Yoğun kavram kargaşası yaşadığımız şu günlerde artık  haftalık bir yazı yazmak bile daha fazla emek ve sorumluluk gerektirdiğinden olsa gerek, yazılarımda  bir süre sadece değer verdiğim kişilere yer vereceğim için, aşağıda kendimce yanlış bulduğum çıkışları  hakkında görüş bildirdiğim dostlarımın analizimi olgunlukla karşıyacaklarından eminim.



Yılmaz Erdoğan:

Türk sinemasının kimliği tartışmalarına, “neden filmlerimizde yeterince ezan sesi yok?” diyerek yaptığı çıkış, bazılarına saldırı fırsatı doğurdu.

Bizim toplumda başarılı kişiler kıskanılır; yetenekten haz etmeyiz genelde .Hele hele yetenekli bir sanatçıya yarattığı eserden dolayı saldıramazsak, onu başka yönden  yaralamak için fırsat kollarız.

Yılmaz’ın en büyük  hatası bu sözleri, hükümetin sanat tartışmalarını alevlendirdiği şu günlerde söylemesi  oldu.  Ertuğrul Özkök’ün  de onu eleştirerek, “korkak” olduğunu ima etmesi ,başlı başına bir  kara mizah örneğiydi tabi! Bu arada, işleri güçleri kasa tutmak olanlar, Yılmaz’ın filmi için Kültür Bakanlığı’ndan 500.000  TL alması  ile açıklamasının zamanlamasını ilişkilendirmeye çalıştılar. Oysa bütçesi 1 milyon doları aşan  bir film için, 200.000 USD ödenek alınmasına takılmak çok gerçekçi değil!

Bu arada  sosyal medyada bazı kişilerin , “Noel Baba filminde tabi ezan sesi olmaz” diyerek, Yılmaz’ın son filmini harcamaya çalışması da yakışıksızdı! Tam tersine sözkonusu film , Yılmaz’ın kimlik arayışını destekler nitelikte,  bir anti/ kahramanın kendi kültürüyle bağdaşmayan bir işte dikiş tutturamama dramını anlatıyor.

Yılmaz’ın ezan sesiyle ilgili  genellemesiyle, sözgelimi son zamanlarda “Beş Vakit”, “Takva” gibi çok önemli filmleri görmezden gelmesi , söylediklerinin özünden öte, ezan sesi detayına takılınmasına neden oldu. Bu yanlış örnekleme nedeniyle, bir sanatçının sinemamızın kimliğini sorgulama  davetini dışlamış olduk.

Ha, İran Sineması meselesine gelince… Mazlum halkların film dili oluşturmaktaki çabası ve samimiyeti konusunda haklı olabilir  ama  son dönemde gündeme eserlerinden çok sanatçılarına yaptığı baskıyla gündeme gelen İran Sineması’nın pek de öykünülecek bir yanı yok bence…Acı çeken sanatçının her şeye rağmen ürettiğini görmek bir milletin sinemasına kimlik kazandırmaz, sadece laboratuar usulü bir araştırmaya konu sağlar. 





Nurullah Tuncer:

Yurtdışında büyük başarılara imza atmış bir yönetmen ve tasarımcı olarak, gölge adam olmak ona yaraşmadı. İstanbul Belediyesi’ne bağlı Kültür A.Ş, başbakanın “istediğim oyunları desteklerim” sözünü doğrulamak istercesine, 3 oyuna 3 milyon TL ödenek ayırdı. Bu ülkede 120’ye yakın özel tiyatro yıllardır 3 milyon TL’yi pay edemez, bakandan “para yok” sözünü duyarak dilenci durumuna düşürülürken, eski genel sanat yönetmenini sevenlere 3 milyon dağıtılması  yakışıksız oldu!

Evet böyle uygulamalar İskender Pala lehine,  değerli tiyatro ustası Ali Taygun’un rejisörlüğünü yaptığı bir oyunda da denenmişti. Ancak Şehir Tiyatroları’nda yüzlerce insan işsiz kalma derdiyle  sokağa dökülmüşken, alelacele çıkan bu muhteşem oyunlara imza atmak , hele hele Nurullah Tuncer gibi nitelikli  bir sanatçıya yaraşmadı…

Oyunların içeriğine değinme gereksinimi duymuyorum bile. Bu yıl apar topar  biçimde kaldırılan “Rosenbergler Ölmemeli”, göstermelik olarak  tekrar sahnelenirse bile şaşmam.



Behzat Uygur:

O, yıllar boyu devlet yardımı almayı red etmiş olan Nejat Baba’nın oğludur. Ödenekli tiyatroların özelleştirilmesi konusundaki çıkışı bu yüzden samimi olabilir, ancak bunu reform olarak görmesi bence ağır bir hata! Hani tepeden inen reformlar, reformdan sayılmazdı?

Ömrünü turnelerde geçirmiş bir tiyatro emekçisi, meseleye İstanbul’dan bakmamalı, Doğu’da, Güneydoğu’da her gece canını dişine takarak perde açan ve büyük kitlelere hizmet götüren  ödenekli tiyatroları küçümsememeliydi.

Kaldı ki sevgili Behzat hükümetin samimiyetini, sadece Kültür A.Ş’nin adam kayırma politikası ve son uygulamadaki taraflılığıyla ölçebilir.  Devlet Tiyatroları özelleşirse, özel tiyatrolara gün filan doğacak gibi bir şey yok. Göstermelik olarak yardım bu yıl 3’ten 5’e çıkartılıp, sonra da  “bizden para alanlar bize dil uzatamaz” denilerek, hepten  sıfırlanabilir.Bunun altyapısı da, bir yönetmelik değişikliğiyle, şimdiden  hazırlandı bile.



Tiyatrosunu yıllardır  kahramanca ayakta tutan Ferhan Şensoy’a linç politikası  uygulanmaya başlandı … “Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği”, bakanlık desteğiyle  oynanıyormuş! Para bakanlığın değil, halkın bir kere…. Bu böyle biline!


Kaldı ki, benim tanıdığım  Şensoy, devlet yardımı olsa  da, olmasa  da, ne yapar eder,   o eşeğin hoşaftan anlamasını sağlar! Bakanlık  ile ters düşmemek için görüş bildirmeyen “terbiyeli” sanatçılar, devletin salonlarına kaçak inşaat katı çıkmak isteyen rantiyeler,  Kültür A.Ş’nin çocuk tiyatrosu ihalesinden dışlanmamak için susan ve geleceğin çocuklarını sütten daha fazla zehirleyen çocuk tiyatroları utansın!  

13 Mayıs 2012 Pazar

KAÇ YANLIIŞ KAÇ DOĞRUYU GÖTÜRÜR?


Lise yıllarımda  sınıfın en kötü öğrencisiydim. Ancak  bütünleme  sınavlarından yırtmayı başarır , hiç sınıfta kalmazdım. Tembelliğin  bir bedeli vardı…Tembel olmak  ek olarak aklıllı olmayı gerektirirdi çünkü…

Üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü sınav sisteminin inceliklerini  keşfetmiş,   sözgelimi 20 konuya çalışıp, 20 sorudan 15 yanlış yaptığınızda sınavı 2 adet doğruyla bitireceğinize, sadece  5 konuya çalışıp 4 doğruyla bitirerek yırtmanın daha az yorucu olduğunun ayırdına varmıştım.

Şu dönemde hepimiz aynı riski taşıyoruz… Neredeyse bir yanlışın üç/beşi doğruyu götürdüğü bir dönemde aydınların kafa karışıklıkları son derece tehlikeli olabilir. Ağır bir dezenformasyon sürecinde, tarihteki yrıntılar da çarpıtılınca, ortaya karanlık  bir tablo çıkıyor…

Bugünün sosyalistlerine hemen darbeci yaftası yapıştırmak için sırada bekleyen bir kitle  var…Sol, iç hesaplaşmasını ivedilikle tamamlamazsa, Deniz Gezmiş’lerin sadece “kemalizme” kilitlendiği, 1 Mayıs’larda kardeşin kardeşi vurduğunun söylendiği  komplo teorilerine mahkum edilerek, baskıcı rejimlerin tarihteki yerlerinin sağlamlaşmasına olanak tanıyacaktır..

Bir yanlış birkaç doğruyu bile götürecektir..

Bu anlamdaki bazı riskli soruları peşinen yanıtlayayım ki,  Mayıs 2012’de konuşulanlardan geriye  en azından birkaç doğru kalsın.


Başbakan’dan tiyatroculara yarım porsiyon aydın benzetmesi:

Başbakan’ın, tiyatroculara Cem Karaca’nın sözleriyle  yaptığı  bu benzetme yersizdir. Bu ülkenin tiyatrocularının büyük bir çoğunluğu aydın olma derdinde olmamışlardır.  Politik düşünce üretmedikleri gibi, ülkenin aydınlarının da yanında olmamışlar, politize olmayarak yılanı deliğinden çıkartmayacaklarını sanmışlardır.  Susmanın, kabullenmek olduğunu anlamamışlardır. …

( Kaldı ki bence her oyuncunun aydın olmasını beklemek yanlıştır. Oyunculuk bir meslek dalıdır. Oyunculuk mesleğinin  etiğini uygulayıp, pekala aydın olmadan da  iyi oyuncu olunabilir.)



Başbakan’dan tiyatroculara aydın diktası suçlaması:

Aydın ile diktatörün yan yana  en son gelebilecek iki sözcük olduğunu düşünerek, zaten tiyatrocuların büyük kısmının  aydın olma telaşında olmadığını  da göz önüne alırsak, bu tez kendi kendine çürümüş olacak….

Ancak gerek Kürt Açılımı, gerek referandum sırasında, aydınların ellerini taşın atına koymadığından yakınan bir başbakan vardı…Şimdi aynı başbakan aydın diktasından söz ediyor.Dilediği zaman  aydınlara çağrı yaparak kullanan, işi bittiği zaman onları hedef gösteren biriyle karşı karşıyayız.



Başbakan’dan tiyatroculara istedikleri oyunları oynuyorlar suçlaması:

Bu ülkenin ödenekli tiyatro sanatçıları, genellikle repertuara alınan oyunlarda, kendilerine reva görülen ve panoya asılan distribüsyonlardaki rolleri oynadılar.   “Benim canım bu yıl Hamlet oynamak istiyor” diyecek lükse sahip olmadıkları gibi, bazen dünyalarının uyuşmadığı yönetmenlerin projelerinde ,rollerinin haklarını vermeye çalıştılar…

Ödenekli tiyatrolar repertuar politikalarında denge sağlamak için kimi zaman çok kötü oyunlarda oynattı oyuncularını…




Başbakan’dan sanat pahalıdır savunması:

Devlet tiyatrosunun 4 milyon TL  gelirine rağmen 140 milyon TL gideri olduğunu söyleyerek  işi bakkal hesabına indirgemek, Şehir Tiyatroları’nda 8 TL’ye satılan bir koltuğun 120 TL’ye mal olduğunun altını çizerek, toplamı 100 milyon doları bile bulmayan bir bütçe açığını genç kuşakların geleceği için lüks olarak nitelendirmek, popülist söyleme bile yaraşmaz.… Çünkü o popülasyon, batık işadamlarına, medya patronlarına , diyanet kurumları, silahlı kuvvetlere ne büyük  paralar akıtıldığını  çok iyi bilir.  

Kaldı ki, neoliberal bir söylemde sanata para ayrılmamasını buyuran hükümet , geçtiğimiz hafta İstanbul Belediyesi’nin üstelik kendi sanatçılarına  ihale ettiği 3 oyuna 3 milyon aktarmıştır.

Bu ülkenin 100’e yakın özel tiyatrosuna 3 milyon  yardım edilmezken , küçük bir grubun devleti hoş beş edecek birkaç piyesine 3 milyon ayırabilecek kadar gönlü zengin bir devletin, sanat pahalıdır söylemi de doğru değildir tabi…



Ben başbakanın tiyatroculara öfkesinin ardında hem belediye başkanı olduğu yıllarda Şehir Tiyatrosu’na yeterince diş geçirememiş  olması, hem de sözgelimi Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkamayarak, yeni Taksim projesini gerçekleştirememiş olmasının yattığını sanıyorum.

Oysa başbakan AKM konusunda tiyatroculara kızacağı yerde, onarım için 30 milyon alıp, binayı çürüten Kültür Ajansı’ndaki dostlarına kızmalıdır bence…

Ne yazık ki hükmedenin söyleminde çok yanlış var… Keşke bir o kadar doğru da olsa, en azından devletin sanatla maçı 0/0 bitebilseydi!

Bundan sonra aydınlar ve sanat insanları çok dikkatli olmalı çünkü onların yapacakları en ufak  bir hata yüzlerce doğruyu götürür!



Gelin haftaya kadar sus pus olmuş yetmez ama evetçilerin, Yılmaz Erdoğan gibi yetenekli insanların, düzene çanak tutan komedyenlerin, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt aydınlarının olası yanlışlarının kaç doğruyu götürebileceğini düşüne duralım!


6 Mayıs 2012 Pazar

NEREDE ŞU MUHAFAZAKAR SANATÇILAR?



Tam, muhafazakar sanat tartışmalarının içine itilmişken, birden bire tiyatrolar özelleştirilsin söylemi içinde bulduk kendimizi.

Ben zehirlenen çocuklardan söz etmek isterdim oysa…

Şehit düşen askerlerden…

Cenazeleri başında ağlayan annelerden…

Hala kayıp insanların olduğu memleketimden…

Son olarak Mersin’de kalbi delik olduğu halde  tutsak edilen 15 yaşındaki F.K’dan !

Ancak gündem değil haftalık yazı, dakikalık twit’lerden bile hızlı akıyor…

Gündemi takip ettiğimizi  sanıyorsak da bilgi kirliliği nedeniyle, bir konu üzerinde sağlıklı bir analiz yapma vakti olmadan, ortaya atılan bir tez karşısında bilimselliğe dayanan bir anti/tez oluşturma vakti bile bulamadan , yüzeysel biçimde  akıp gidiyor tartışmalar…

Emin olduğum birşey var: Tiyatrosunu kaybeden ülkenin insanları, ifade etme özgürlüğünün yanı sıra, ifade etme gücünü de kaybedecekleri için,  ileride kimse ağlayan anneleri duyamayacak.

Tiyatronun en çarpıcı özelliklerden biri empati kurma yeteneğini kazandırmasıdır.

Bir annenin çığlığını his etmek için, mutlaka anne olmanız gerekmez…

Tiyatronun olmadığı bir ülkede ise, Tunceli’de ağlayan bir annenin acısını duyumsayabilmek için, ne yazık ki önce çocuğunuzun ölmesi gerekecektir.

AKP’nin söyleminde tiyatroyu yok etmek değil, aksine güçlendirmek istermiş  gibi bir süsleme var.Özerk tiyatro, bağımsız tiyatrodur, kendi ayakları üzerinde durur, zaten iyiyse kendi kendine yaşar muhabeti var.

Oysa, çok iyi biliriz ki,  sermayeye dayalı düzenlerde “iyi” olan değil, “güçlü” olan yaşar!

İyi olan değil,” iyi süslenen” var olur kapitalist toplumlarda.

Tiyatro gerçeğin savaşçısıdır ama kapitalizmde  gerçeği değil, fanteziyi satar, insanların gerçeği sorgulamalarını değil, bir fantezinin  ambalajına tapmalarını istersiniz.

Farz edin ki, muhafazakar sanat savaşı vereceksiniz… Ülkenin her köşesinde dindar bir yazar, tutucu bir yönetmen, dünyaya kapalı bir oyuncu yetiştirme çabanız var!… Bu durumda bile, çözüm , başbakanın söylediği gibi, sanatı kendi ayakları üzerinde bırakmak olamaz !

Sanatı muhafazakarlığın sözcüsü yapma derdindeyseniz,  son konuşulması gereken konu özelleştirmedir!

Ben bu paniğin arkasında, “madem sanatçıyı kontrolümüz altına alamıyoruz, o zaman kapitalizmin ezici çarklarında eritelim “  gibi bir düşüncenin olduğuna inanıyorum.

Tiyatro konusunda bu kadar çok istatistik vardı da, neden bugüne kadar paylaşılmadı?Birden düğmeye basılmasından sonra    ödenekli  tiyatronun ne kadar pahalı bir şey olduğu konusunda belgeler  mi ortaya çıktı?  

Kültür sanat bütçesi %0.5’in altında kalan ve bu konuda  az gelişmiş ülkelerle bile taş çıkartan memleketimde kültür sanatın pahalı bir zevk olduğunu belgelemeye çalışmanın, sanatçıyı halkından kopuk insanlar olarak tanımlamanın derdi başka bence!

Sosyal demokratlar uyurken AKP, uzun zamandır neredeyse  her ilde, ilçede agresif bir sanat politikası uygulamaya çalışıyor, ama ne yaparsa yapsın, istediği sanatçıları yetiştiremiyor.

Hal böyle olunca da, sanat kurumlarının özelleştirilmesi gibi dünyada eşi olmayan, uçuk  ve bence yapay bir tartışma başlatılıyor.

Sanat muhafazakar olur mu, bu apayrı bir tartışma konusu…

Ancak AKP’nin söylemiyle, manevi  değerlere duyarlı  olan sanatçının yetişmesi ve Necip Fazıl ayarında baş yapıtlar yaratması imkansız!

Peki sağ cenahın pek istediği sanatçılar ne zaman çıkacak? Eline Osmanlı konulu bir araştırma alıp, kendini sanatçı diye yutturanların saltanatı ne zaman bitecek?
Çok önceden  birkaç kez yazmıştım bu konuyu. Devlet emriyle sanatçı olunmaz!

Tutucu sanatçıların (!) gerçekten değerli sayılabilecek eserler yaratması için, önce iktidar olma sevdasından vaz geçmek gerek. Mazlumlar düşünce ya da inançlarından dolayı ezilir, ezenlerin değil ezilenlerin söylemiyle bir şeyler yaratmaya cesaret ederlerse, işte o gün tarihe geçecek eserlerden söz edilebilir.
Bugünlerde bu konularda söylediğimiz  başka her şey, kredi notu düşen Türkiye’de yapay gündeme alet olmamızdan öteye gitmeyecektir.

29 Nisan 2012 Pazar

EZBERİNİ UNUTAN AKTÖR




Şehir Tiyatrosu’ndaki darbe  provalarına yıllardır seyirci kalınıyordu, son neşter vurulunca  epey yankı  oldu… Yazılan üç köşe yazısından ikibuçuğu neredeyse aynıydı: Sanata müdahale edilemez  filan gibi şeyler.  Konudan uzak olanlar, 1980 darbesinden bu yana sanat pek özgürmüş de, yalnızca  son yönetmelik değişikliğiyle müdahaleye uğramış diye düşüneceklerdir kuşkusuz.

İskender Pala’nın muhafazakar sanat manifestosunu okumamıştım,   televizyonda  tesadüfen duydum. Aynı programa katılan Pınar Kür konuyla ilgili son noktayı koydu: “Okulda öğrencim böyle bir şey  yazsa,  bu ne  yahu derdim”. Bu konuda çok doğru bir belirleme de    Salih Tuna’dan geldi: “Bu manifestoda a muhafazakar sözcüğünün yerine pekala  başka  bir şey  de konulabilir!”

Pala’nın  muhafazakar sanat manifestosunda muhafazakarlık  zaten yoktu da,  sanat adına da bir şey yoktu! 

Sanat muhafazakar olamaz çünkü dünyayla beraber değişir, sanatçı olmak  da muhafazakarlık çerçevesine sığdıralamayacağı  gibi,  hiçbir  tanıma hapsedilmeyecek   kadar geniştir. Sözgelimi Picasso’nun mavi ya da kırmızı döneminden bahsedebiliriz de,  uçak, bomba, silaha gerek duymaksızın  insanların savaş karşısındaki çaresizliğini dile getirebilen   Guernica’sını , sırf ressamı komünist partisi üyesidir diye, “ komünist sanat” diye sınıflandıramayız  herhalde, değil mi ?

Şimdi  sıra tiyatroda en önemli şeyin ezber olduğunu sananların ezberini bozmaya geldi…

Muhafazakar sanat hatçılık, kuklacılık filandır: Nasıl yani? O zaman opera elitist, tiyatro burjuva filan mıdır?Oysa ödenekli tiyatroların seyirci profilinde yoğunluklu  olarak  gençler, orta sınıf aileler  filan var!

Muhafazakar  sanat yoktur ama muhafazakar sanatçı vardır: Nasıl yani?   Dramatik sanatların temelinde zıtların çatışması var! Farz eyleyin ki, “muhafazakar”  diye adlandırılan sanatçı, içki kötülüklerin anasıdır tezinde bir oyun yazmaya yeltendi… Ana  eksende  bir alkol bağımlısını göstermek istese, muhafazakar sanat sahnede alkole izin vermez  ki!

Şehir Tiyatroları ezici çoğunluğun değil, herkesindir:  Nasıl yani ? Ezici çoğunluk, ezmekten  oyun yazmaya  vakit mi buluyor?  Ekrem Dumanlı, yıllar önce “sağ cenahta sanatçı yetiştirelim” dediğinden bu yana, dişe dokunur bir eser  yaratılmış mı da , repertuara alınmamış?

Şehir Tiyatroları kadrolarına sızılamaz : Nasıl yani? Son yıllarda AKP buraya kendi kadrolarını akıtmadı mı ?

Parayı veren düdüğü çalar: Nasıl yani?  Şehir Tiyatrosu  sanatçılarının maaşlarını belediye ödemiyor ki, Maliye Bakanlığı ödüyor, o zaman tiyatrodan neden doğrudan doğruya Maliye Bakanı sorumlu olmuyor?

Belediye zaten yönetimde  7’de 2 ile sadece varlık gösteriyor, güdümleme derdinde değil: Nasıl yani? O zaman İETT’nin yönetiminde  niye  ağır vasıta ehliyeti olan 2 sanatçı yok?

Belediye, yönetmeliği eskidiği için değiştiridi: Nasıl yani? Ayşenil Şamlıoğlu, zaten görevi kabul ederken, yönetmeliği değiştirmeyi hedeflememiş miydi? Bu kadar süre boş mu oturdu?

Şehir Tiyatrosu sanatçıları eylemcidir: Nasıl yani? Tiyatroları kongre vadisinin parçasına dönüştürülürken, kaçı buldozerin altına yattı?

Şehir Tiyatrosu sanatçıları emekçidir: Nasıl yani? 4 C meselesinde kaç tanesi Tekel işçilerinin yanındaydı? 1 Mayıs’ta kaç tanesi meydandaydı? Mesele kendi haklarını korumak olunca mı emekçi oldular?  

Tiyatronun yeni genel s. yön’ü  güdümlüdür: Nasıl yani? Bugün muhalefet sözcüsü olarak konuşan Orhan Alkaya,  birkaç yıl önce aynı görevde  rejime hizmet etmedi mi? (Bu arada sevgili Hilmi Zafer Şahin’e, “18 aylık”  yeni serüveninde başarılar!)

Sanat sansürlenemez: Nasıl yani? Rosenbergler kaldırılırken öfkeleniyoruz da, Yahya Kemal’in dizelerinin sansürlendiği belgelenmişken, kaçımız  bu haksızlığa ses etti?

Sanat ile ibadet yan yana olamaz: Nasıl yani? National Theatre’ın içinde kilise mi var da,  tiyatroda mescit uygulamasına rıza gösterildi?

Sanat ile iktidar  yan yana gelmez: Nasıl yani?  Birkaç yıl önce Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun açılışında hükümet görevlilerini Şehir Tiyatrosu’nun değerli  sanatçıları alkışlamamış mıydı?

Sosyal demokratlar  sanata sahip çıkar: Nasıl yani? Kılıçdaroğlu’nun tiyatroyla ilgili kaç konuşması var? Bedri Baykam, bir tv programında, bizim CHP’nin gündeminde şimdilik sanat yok derken, kaç kişi, sorgulamayı akıl etti?

Tiyatroda büyüklere saygı vardır, tülüat yapılamaz: Nasıl yani? Temaşa sanatlarımızda tülüat yok mu? Lüküs Hayat’ta doğaçlama yapılır da, Sümeyye Erdoğan’ın karşısında mum gibi mi durulur?   

Tiyatro kendi ayakları üzerinde durmalıdır: Nasıl yani? Tiyatro biletlerini 1 liraya düşüren aynı belediye değil miydi? AKP’nin kültür politikasında, yerel belediyelerde ücretsiz oyun oynama yok mu ki?

Şehir Tiyatroları oyunları özel tiyatrolara ihale edilecek:  Nasıllll yaniiii?  Komşuda pişer bize de düşer mi? Bizim  tiyatroya   iki çocuk oyunu, bir de Kavacık sırtlarında  bir villa  (pardon  home ofis) tahsis ederseniz vatana millete hayırlı bir evlat olarak ben de varım   bundan böyle!

Detaylar için cepleşelim.