17 Mart 2012 Cumartesi

Tiyatro Kare - Onca Yoksulluk Varken

BİR KÖPEK OLSAM

Bugün tiyatrocu olmak istemiyorum. Fazlasıyla oyun oynayan var! Bırakın onlar oynasın.
Bugün yazar olmak istemiyorum. Sözcüklerin anlamı kalmadı, bırakın cümleleri onlar kursun.
Bugün çocuk olmak istemiyorum. Bir TMK mağduru çocuk daha, Hebun da sabahın karanlığında apar topar gözaltına alınmış.. Bırakın çocukları onlar kelepçelesin.
Sigara yakmanın cezası 75 , tribünde meşale yakmanın cezası 1750, 37 insan yakmanın cezası yok demiş Beşiktaş Çarşı grubu. Bugün insan olmak istemiyorum..
“Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” demiş Cemal Süreyya. Bugün baba olmak istemiyorum.
Bugün haftanın hiç başlamadığı Pazartesi, anaların çocuklarına kavuşamadığı Cumartesi olmak istemiyorum.
Bugün sosyal demokrat olmak istemiyorum. Bırakın 1983 Sıvas katliamının basiretsizliği onların üzerine kalsın.
Bugün hükümet olmak istemiyorum. Bırakın zamanaşımına onlar “hayırlı uğurlu olsun” desin.
Bugün katil olmak istemiyorum. Bırakın onlar ellerini kollarını sallayarak dolaşsın..
Bugün gardiyan olmak istemiyorum. Bırakın, Pozantı’daki çocuklar onların yüzüne tükürsün. Bırakın düzeni onlar tecavüz ederek korusun!
Bugün adaletin terazisi olmak istemiyorum. Bırakın insanlığa onlar kendi diyetlerini ödetsin. Bırakın iki kez beraat eden Pınar Selek’e onlar müebbet istesin.
Bugün gazeteci olmak istemiyorum. Bırakın onlar, en çok tutuklu gazetecileri olan ülkenin rekorunu elde tutsunlar.
Bugün Avrupalı olmak istemiyorum. Bırakın her üç Avrupalıdan birinin ırkçı olduğunu onlar itiraf etsinler.
Bugün özgür olmak istemiyorum. Bırakın onlar hapishaneleri dolu memleketin sokakta “özgürce” dolaşan vatandaşları olsunlar.
Bugün işçi olmak istemiyorum. Bırakın çadırlarda köle gibi öldürülen işçilerin mezarlarını onlar kazsınlar, dualarını (!) onlar alsınlar.
Güneydoğu’da araştırmalar yapan duyarlı antropolog Müge Tuzcuğlu “Ben Bir Taşım” adlı bir kitap yazmış. O şimdi hapis. Tutuklandığı gün , “Ben de Artık Bir Taşım” demiş.
Ben de bir taş mı olsam acaba? Yüreğimin taşlanmasındansa, uçurtmalardan daha özgür bir taş olarak dünyaya bir daha düşsem mi?
Bir alev olup, hiç acımayan yürekleri yaksam mı?
Bir çiçek olup, hiç açamadan ölsem mi? Ana rahminde gebertilen bir umut mu olsam yoksa?
Bir kucak olsam, kayıp insanlara açılan! Bir yelken olsam, tanımadığım sularda boğulan…
Bir bulut olup, hiç yağmur yağdırmadan çekip gitsem mi? 1 güneş olup, insanlara sıcaklık versem mi? Yoksa 1 ay olup, insanlığın bu berbat haline gülsem mi?
Bir kusmuk olup, helaları mı tıkamalıyım? Bir hela olup, boklukları mı temizlemeliyim?
Tamam buldum!
Bir köpek olmak istiyorum ben.
Yok yok, 11 yıldır beni karşılıksız seven köpeğim gibi bir köpek değil…
Yarışma programlarında birinci seçilen,insanların kıskandığı bir köpek olmalıyım.İnsanüstü bir köpek!
Gündeme bir köpek olarak oturursam, belki insanlara layık görülen, “köpek gibi öldü”, “köpeği bağlasan durmaz”, “köpek muamelesi yapmayın” gibi jargonları değiştirir, insanlıktan nasibini alamayanlara derdimi anlatırım.
Dünyanın havladıktan sonra ilk ısıran köpeği mi olsam? Yoksa köpekleri bile ısıran bir insan yavrusu mu?Köpek olacaksam, şöyle medyatik bir köpek olmak isterdim . Sizlere de menejerlik teklif ediyorum. Ey sizi gidi aç gözlü insanlar sizi ! Köpeğin yüzdesinde de mi gözünüz var? ı Aramızda mutlaka halederiz.

16 Mart 2012 Cuma

SORULMAYAN SORULARA CEVAP VEREBİLME KILAVUZU

Tiyatrokare’nin 20. Yıl projesi,“Onca Yoksulluk Varken”in yaratım süreci ağır geçti ve bu süreç beni hem duygusal, hem düşünsel anlamda çok geliştirdi. . Kadrodaki Rüçhan Çalışkur, Gökçer Genç, Halit Karaata gibi tiyatro insanlarıyla beraber üretimin tadını çıkarttık. Tasarımcılarımız Özhan Özdil, Kemal Yiğitcan ve yardımcım Bilge Can Göker’ sayesinde dünyayı yeni gözlerle sorgulayabildim.
Artık , ufkumun 0.5 santim de olsa genişleyebilmiş olmasının değerini bilmeli, bu oyunun bana kazandırdığı çocuğu hiç kaybetmemeliyim. Onu gerekirse battaniyelere sarmalı, korumalıyım.
İşte bu duygularla, oyun başladığı günden bu yana yaşadıklarımın minik bir analizini , konu olan kişilerinin aracılığıyla paylaşıyorum.
Okan Bayülgen: Bu hafta programına davetliydim. Gecenin geç saatleri bana göre olmadığı için , uzun süredir izleyememiştim çocukluk arkadaşımı. Anılara daldık, ikimiz de gençliğimizi ne denli özlediğimizi itiraf ettik bir birimize. Yaş alıp almamak önemli değil, içimizdeki çocuğun yaşaması önemli. Emile Ajar, bizlere yardım etmek için mi yazmış koca romanı? Okan, TV 8’de mutluluğunun, zekasının, entelektüel birikiminin doruğunda. Ve son derece samimi! Onunla aynı ortamı paylaşmak, sohbet etmek güzeldi. Tarih şu sözünü kaydetmeli: “ Politikacıların sanatçılara ihtiyacı var, çünkü tarihi sanatçılar yazar. Ecevit, Demirel’e şiir yazamazdı herhalde! Siyasetçilerin sanatçılardan korkmaması lazım, çünkü tarihi muhalif de olsalalar hep sanatçılar yazar, siyasetçiler değil.”
Kenan Evren: Benim de imzalamaktan onur duyduğum “kaygılıyız” başlıklı bir bildiriden söz etmiştim geçen yazımda. Sanatçılar girişiminde, onlarca isim memleketin gidişatıyla ilgili kaygılarını dillendirdi. İmza atanlar arasında “ulusalcı” diye sınıflandırdığımız isimler çoğunluktaydı. Ben din ci, ulusal cı, sol cu gibi “culu”, şimdiki zamanı sevmiyorum. Ancak, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi Tarık Akan, Levent Kırca, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy gibi isimlerin dünya görüşünün “darbe yandaşlığı”na indirgenmesini son derece yüzeysel ve tiksindirici buluyorum. Hepimiz darbelerin en çok bu ustaları balyozla yaraladığını biliyoruz. Bugünlerde , kendilerini “liberal” diye adlandıranların ise bir eli yağda, öbür elleri balda. Kenan Evren ressam olarak, “kaygılıyız” diyenlere çoktan çizik attı. Artık olsa olsa, onu sözümona yargılayanların, düzenle barışık çiçekli böcekli resimlerini çizmek için ilham kaynağı arayşındadır..
Mustafa Erdoğan: Cihangir’de bir mekanda karşılaştık. Kapıya biriken magazinciler, Gülben’i soracaklar belli. Ona kameralar karşısında Pozantı cezaevinde tacize uğrayan TMK mağduru çocuklardan söz etmesini salık verdim. Mustafa, Pozantı’yı duyup, Cihangir sokaklarına kaçışan magazincilerin ardından rahat bir nefes aldıktan sonra, arabasına binip, yeni diyarlara gitti.. Geriye sadece Pozantı haberini yapan gazetecilerin gözaltında olup olmadığı ve Tabipler Odası’nın cezaevini ziyaret etmelerine izin verip verilmediğiyle ilgili sorularım kaldı.
Yasemin’in Penceresi: Bu hafta katıldığım programda, Yasemin, haftanın en önemli olayın Arda ile Sinem aşkının bitmesi olduğunu söyledi. Ben de ona Leyla Tekül, Rüstem Batum, Cem Özer, Nedim Saban’ın filan neden hala televizyonda olmadıkları halde , Yasemin’in penceresinin açık durduğunu sordum. Bana, televizyonculuk başarısının sırrını vermesini istedim. Sorunun cevabı bir önceki sorunun cevabında gizli! Arda ile Sinem’in aşkını haftanın en önemli gelişmesi sayar, Pozantı’yı görmezden gelirsen, televizyoncu olarak ard arda başarı öykülerine imza atman hiç şaşırtıcı olmaz!
Medyafaresi: Yazar olarak ailenin içinde bulunmaktan büyük keyif aldığım haber portalı 9 yaşına bastı. Gecenin coşkusunu, sağlık sorunlarım nedeniyle paylaşamadım. Öte yandan Nihat Doğan’a, Müjdat Hoca ile ilgili saygısızlık yapma şansı verilmesi, Fare ödüllerinin farelere değil de, bazı düzen yandaşı baykuşlara verilmesi beni rahatsız etti. Eleştiriye açık olduklarını bildiğim için, hoşgörülerine sığınarak, 10.yılda ödülleri gerçek farelere vermelerini , internet medyasında sansürün gündemde olduğu bugünlerde, en azından şimdilik , daha dik durmalarını bekliyorum. Aileden sayıldığım için, sanırım bu eleştirimi dikkate alacaklardır.
Türkiye’de aydınlar, sanatçılar, gazeteciler önemli bir sınav veriyorlar şu anda…Sınavın ilk sorusu, Arda ile Sinem, ikinci sorusu Mustafa ile Gülben olsa da, hiç . sorulmayanlara yanıt vermek uzun süredir bu kadar önemli olmamıştı!
Robert Kolej’deki haşarı öğrencilik yıllarımda fizik, matematik derslerini “Savaş ve Barış”ı okuyarak geçirirdim. Hocalarım bunu görmezden gelir, ben de onların “boşver, nasılsa ikmale kalacak, üstüne gitmeyelim” diye düşündüklerini sanırdım. Oysa, bugün Tolstoy’ların, Turgenyev’lerin, Dostoyevski’lerin, matematikçilerin çözemedikleri problemleri de çözdüklerini anladım. Bunu öğrenmek, beni gençleştirdi, hayatın incelen dallarına biraz daha sıkı tutunmamı sağladı.
Umarım, yaşadığım sürece , sorulmayan sorulara cevap verebilecek kadar genç kalabilirim

4 Mart 2012 Pazar

ŞİMDİ ÖLME VAKTİDİR

Tarık Akan, Nürnberg Film Festivali’nde onur ödülü almış ve törende yaptığı konuşmada, “Türkiye’de sanatçı olmak çok zor. Ancak ölünce rahatız” demiş.
Toplumumuz ne yazık ki, iyi sanatçılarımızın değerini ancak öldükleri, hastalandıkları, evsiz barksız kaldıkları zaman anlıyor. Basın için de cenazelerin ayrı bir yeri var. Sanatçı cenazelerinin gideni geleni bol oluyor, bol bol röportaj konusu çıkıyor. Onlar için düşkün bir sanatçıyı, “neydi ne oldu?” diye teşhir etmenin de farklı bir nostaljik boyutu var tabi.…
Tarık Akan’ın sözleri, tabi ki politik bağlamda ele alınmalı. Memleketini ve insanını seven duyarlı aydınlar, son nefeslerine kadar mücade ediyorlar. . Bu mücadeleyi verirken dışlanıyorlar, hele hele son dönemlerde neredeyse Mccarthy dönemini andıran bir ötekileştirme, dışlama, nefret söylemi var. Oyuncular, oynadıkları rollere göre sınıflandırıldıkları gibi, politik duruşlarına göre de ayrımcılığa uğruyorlar. Hükümet karşıtı bir sanatçının artık ekranlarda boy göstermesi neredeyse imkansız hale geldi. Özel televizyon yöneticilerinin bu içtepisel tutumlarında , sadece günlük politikanın değil, kapitalizmin acımasız kuraları işliyor. Şöyle bir düz mantık sözkonusu: Halkın %50’sinin sevdiği bir partiye karşı olan birisini, halkın %50’si sevmez, bu kişi zaten rating alamaz!
Oysa, oyun kahramanları, film kahramanları da tıpkı masal, öykü kahramanları gibi değil midirler? Oynadıkları rolleri üzerlerine yapıştırıp hele hele buna politik bir alt metin yazarsak, onları zaten öldürmüş olmaz mıyız?
Ya ölüme terk ettiklerimiz ? Bu yazı Ahmet Şık ve Nedim Şener’in içeriye tıkıldıklarının birinci yılında yazılıyor. Balbay’ların sadece kalemleri kırılmadı, uzun süre hücrede tecrit edildiler. Prof. Haberal, tüm dünyayı aydınlatabilecek bir bilim adamı, ama onun da yüreği karartıldı.
İçlerinde Tarık Akan’ın da bulunduğu bir sanatçı girişimi, geçen gün Ses Tiyatrosu’nu tıklım tıklım doldurdu. Benim de imzalamaktan onur duyduğum bir bildiriyle, “kaygılıyız” dediler...
İşin acı yanı, ülkemizde ilericiler, ne zaman harekete geçseler, daha çok döneklerden oluşan bir demokrat grubun (!) saldırısıyla karşılaşıp, darbelere alkış tutmakla suçlanıyorlar. Sanki postalların altında ezilenler onlar değilmiş gibi, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün cezaevlerinde çürüyenler, işkence görenler, yurtdışına kaçmak zorunda kalanlar şimdi de “darbe yandaşlığı “ ile sınıflandırılıyor. Suçlayanların çoğu ise ,Evren’in sopasını, askerin dayağını, polisin copunu sadece filmlerde izlemişler…
12 Eylül’den ağır biçimde nasibini almış , Tarık Akan gibi ilkeli bir aydın, kuşkusuz ölene kadar savaşacaktır… Savaşmadan, ölmeyecek, dolayısıyla ölmeden rahata kavuşmayacaktır.
Ben çeşitli nedenlerle savaşamayanların da, yaşananlar karşısında utanç duymaları ve gerekirse ölmeyi göze almalarını öneriyorum.
Toplumun çöküşünü durduramayıp, boyun eğmek, göz yummak, meseleye sessiz kalmak, ölmekten daha kötü çünkü! Tarih, ev kadını Ayşe Hanım’ın, emlakçı Mehmet Bey’in duyarsızlığını sorgulayamayabilir. Ama toplumunun önde giden aydınlarını sorgulamaz mı? Aydın, sadece kendisinden değil, çevresinden belki sorumluluk duyan insan değil midir?
Emile Ajar, “mutluluğun doruğundayken” ölmekten söz ediyor. İnsan,” mutluluğu yakaladığı zaman ölmelidir” diyor. Ben, başkalarını mutlu edemeyenlerin de tarihsel bir sorumlulukla, ölümü göze almaları gerektiğine inanıyorum. Mutluluğun doruğunda değil, mutsuzluğun dibinde ölebilmek bir erdem olabilir bazen!
Pozantı Cezaevi’nde TMK Mağduru çocuklar, adli suçluların önüne yem olarak atılıyorlar, cezaevi yetkililerinin tacizine uğruyorlarsa, bu çocukların yüzümüze tükürmesini er geç kabullenmeliyiz.Bunu kabul edemeyeceksek de, onlardan önce ölebilmeliyiz.
Geçenlerde bir arkadaşımın “baba” olduğunu müjdeleyen mesajına, “bu dünyaya çocuk getirmek mi?” diye yanıt vermişim.
İyi ki bir çocuğum yok. Çünkü olsaydı, ona üniversitelerdeki haksızlıklara baş kaldırmasını, doğru bulmadığı şeylerle mücadele etmesini salık verirdim..
İyi ki çocuğum yok, çünkü ben onu adil bir dünya, eşitlikçi bir düzen için savaşmaya yüreklendirirken , belki o da şu anda binlerce çocuk gibi cezaevine düşmüş olurdu.
İyi ki bir çocuğum yok, çünkü cezaevinden çıktığı gün, tacize uğramış, psikolojik işkence görmüş bir çocuğun bu şiddete taş atarak bile karşı çıkmasının yeterli olmayacağını bilir, bunu nasıl dillendireceğime karar veremezdim .
İyi ki bir çocuğum yok, olsaydı belki de sadece ona sahiplenir , bu coğrafyadaki diğer mutsuz çocukları göremezdim.
Şimdi, doğmak değil, ölmek zamanı!
Tarık Akan’ın söylediği gibi, sadece öldüğümüz zaman rahat edeceğimizden değil, yaşayarak rahat edemeyeceğimiz için!

25 Şubat 2012 Cumartesi

İÇERİDE TUVALET TEMİZLEMEK, YA DA DIŞARIDA KİRALIK TUVALET OLMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

Otobüse bindim, birileri kulağıma Günlük Müstehcen Sırlar fısıldayınca, çok mutlu oldum ve avazım çıktığı kadar “Rosenbergler Ölmemeli” diye bağırdım.
Yukarıdaki cümlede adı geçen üç oyun, ( siz bulun) İstanbul Şehir Tiyatroları’nın repertuarında dimdik duran ve tiyatroda ayrı ayrı önem taşıyan yapıtlar! İyi bir tiyatro oyunu, insana yeni ufuklar açar, yazarının düşüncesine katıl ya da katılma, dünyaya yeni gözle bakabilmeniz için bir pencere sağlar. Bir cümleye üç büyük oyun sığdırmamın nedeni de bunda gizli!
İyi bir kitap okuyunca yeni bir kitap okumak ister, iyi bir film izleyince eskiden izlediğiniz bir filmi yeni bir gözle görürsünüz. Mesela Günlük Müstehcen Sırlar gibi olağanüstü biçimde sahnelenmiş bir yapıtı izlemişseniz, İskender Pala’nın eserlerini de daha derin bir biçimde okumak için ufkunuz açılır. Pala, iyi bir edebiyatçıymış çünkü…
Ancak Pala’nın, ; “Günlük Müstehcen Sırlar” gibi oyunların sansürlenmesini buyruğu karşısında Metin Boran haklı olarak, “Bu yazıyı hangi kimliğinle yazdın? Profesör mü, edebiyatçı mı v.b. ” sormuş.
Her alt kimliğine saygı duyardım ama , Pala, sadece belediye memuru olma hırsıyla yazıyor. Kendi deyimiyle yoldaşı Kenan Işık’a, “ sen aklını başına toplamazsan, ben başkan danışmanı olurum” diyor. Daha önce de Kültür Bakanı olmak isterken, acıklı hale düşmüştü.
Pala, düzenlerle danışıklı dövüş yaparak “danışman” (genellikle ihbarcı) olanların tarihte zavallı duruma düştüğünü bilmiyor mu? İyi bir edebiyatçı olarak, “daha iyi” eserler yaratacağına, “benim vergilerim” diyerek, neden kapitalizmin dar çerçevesine sığınıyor ?
Mesele, “benim vergilerimse”, ben de vergilerimin doğru yere gitmediğini söylerim. Pala’dan ne vergi memuru, ne başkan danışmanı, ne bakan olmasını bekliyoruz! Sadece iyi yapıtlar yazmasını bekliyoruz … Öyle bir eser yazsın ki, okuduktan sonra bende “Günlük Müstehcen Sırlar”’ı yeniden izleme isteği yaratsın. Yazdığı Leyla ile Mecnun bende bu hissi yaratmadığı gibi, iki yıl tiyatrodan uzak durma isteği yarattı. Pala’nın bir gün fani bir bakan kadar değil, Necip Fazıl kadar ölümsüz olabilmesi dileğiyle!
Hadi Uluengin, Rosenbergler ile ilgili yazdı geçenlerde…
“Sen kimsin ey Şehir Tiyatrosu bu demode solcu oyunu sahneliyorsun” dedi. Rosenbergler’in yazarı Alain Decaux’nun bile, oyunu yazdıktan birkaç yıl sonra “kandırıldığını” söyleyerek, Decaux gibi bir tarihçiye “itirafçı sanık” muamelesi yaptı. Engin Ardıç ve Hadi Uluengin’in yazılarından sonra, Şehir Tiyatroları tuhaf biçimde “oyunun haklarının müsait olmadığı” gerekçesiyle, Rosenbergler’i sonlandırdı. Ben bunu yönetim zaafı ve örtülü sansür olarak görüyorum. Kusura bakmayın ama koca tiyatroda oyunun haklarının uygun olup olmadığını denetleyecek bir kişi yok muydu? Bir yılı aşkın bir süredir proje halinde olan bu oyunun yazarıyla, ancak Uluengin’in yazısından sonra mı bağlantı kurmayı akıl ettiler?
Bir yazarın kendi yapıtına yabancılaşması başlı başına bir tez konusu olabilir. Ancak, Uluengin’in , “kandırılmış yazar” savı kötü , hem de çok kötü! Rosenbergler’in mezarını sadece resmi tarih üzerinden konuşabilerin açması, berbat, çok berbat!
Şimdi gelelim 100.yılını kutlamaya hazırlanan Şehir Tiyatroları’nın saldırılar karşısındaki savunmalara…
Genel Sanat Yönetmenliği’nin cevabı dolu dolu … Ama keşke, “ içtepisel” olarak ,” biz onu da oynarız, bunu da” demek yerine, repertuarlarındaki yapıtların anlam ve önemini vurgulayacak kadar cesur olabilselerdi ! Dillerine pelesenk ettikleri repertuar politikası deyimini hemen değiştirmeliler. . Varsın her tarafa göz kırpan repertuar politikası olmasın. Bari ve hiç olmazsa onun politikası(!) olmasın…
Bu hafta Şehir Tiyatroları’nın önündeki protestoya katılmadım çünkü yakın tarihte yaşananlar bana, kendi tiyatroları yıkılınca buldozer altına yatmayanların hakları için kavga vermek yerine, direnişteki işçinin, yolda dayak yiyen kadının, polisten dayak yiyen öğrenci ile birlikte dövüşmenin daha doğru olacağını doğruladı…
Osman Gidişoğlu abimi sever, sayarım ama her fırsatta bakanın arkadaşı olduğunu hatırlatan birisinin Rosenbergler’e sahip çıkmasından şüphe duyarım. Gidişoğlu’nun sert çıkışı hiç inandırıcı değil. “İyi polis kötü polis” kokuyor. Rosenbergler tek kişilik bir oyun mudur ki, sadece Osman Abi’ye savundurtuluyor?Hükümetin bir kanadı oyun yasaklanmasını emrederken, diğer kanadı Rosenbergler’i mi savunuyor diye sorsak, Osman Abi’mizi kırar mıyız? Konuşmasının içeriğindeki, “tarih size Rosenbergler’e yaptığını yapar” cümlesini de “ son derece yanlış ” bulduğumu belirtmeliyim.
Resmi tarihin çarkları karşısında Rosenberg olarak elenebilmenin onuru vardır . Bu onuru , sadece düzeni sorgulayabilecek kadar cesur olanlar taşır. Sanırım Uluengin, bu konuda çok doğru adres değil….
Halen tutuklu olan Vatan Gazetesi muhabiri Çağdaş Ulus’a psikolojik işkence yapmak için tuvalet temizletiyorlarmış. Tiyatro sanatçısı Mehmet Tekkanat, twitter’dan “ halbuki dışarıda bedavaya tuvalet temizleyecek o kadar çok gazeteci var? ” derken, ne yazık ki haklı…
Çocuklarımız birgün içeride tuvalet temizlemenin , dışarıda kiralık hela olmaktan çok daha onurlu olduğunu elbet anlayacaklar…

11 Şubat 2012 Cumartesi

KARAKTER SİZSİNİZ TÜRKİYE

KARAKTER SİZSİNİZ TÜRKİYE!

Nedim Saban
nedimsaban@superonline.com

Dramatik sanatlar , oldum olası “karakter” olgusunu çözümlemeye çalışıyor. Bir karakteri güçlü kılan, seyredilmeye değer kılan şey nedir? Öykü, karakterin harekete geçmesiyle mi başlar? Öyküler dramatik yapılarını sağlam karakterlerinin gelişimine mi, yoksa olay örgüsüne mi borçludurlar? Ya da, seyirci sevdiği bir karakterin, sağlam bir olay örgüsü içinde nasıl değişeceğini mi izlemek ister?
Aristotles, “Poetika”’da, dramatik aksiyona yoğunlaşırken, karakteri önemsemez. Öte yandan Borges, sözgelimi Dickens’ın yazımından söz ederken, yazarın roman isimlerinin bile çoğunlukla karakter isimleri olmasının (mesela David Cooperfield, Oliver Twist gibi) bir tesadüf olmadığını, iyi yazımın güçlü karakter yaratımında saklı olduğunu söyler. Franz Kafka ile Thomas Hardy de, aynen Borges gibi güçlü karakterlerin, güçlü öyküler yarattıklarına inanmışlardır.. Hakikaten de Franz Kafka’nın “Dönüşümü”’nde Gregor Samsa karakterini önemsemeseniz, bir insanın böceğe dönüşmesi sizi neredeyse ilgilendirmez.. Nietzche gibi, karakterin çağın olaylarının biçimlenmesiyle ortaya çıktığına, iyi bir karakter analizinde çağın bakış açısı, devrimleri ve devingenliğinin çok etkili olduğuna inanırım.
Elinor Fuchs, “Karakterin Ölümü” adlı kitabında, postmodern çağda karakterin niye öldüğüne ilişkin çok önemli bir analiz yapar.Hakikaten neden ölmüştür karakter? Neden modern dramada güçlü karakterler yazamıyor artık yazarlar? Yoksa, o karakterlerin dünyayı değiştirmesinden korkarak, oto sansür mü uyguluyorlar?
19. yüzyılda yaşamış olan Fransız yazar Georges Polti, dramatik sanatların36 adet öyküyle sınırlı kaldığını , Ronald Tobias “Roman Yazma Sanatı” adlı kitabında değişik biçimde öykülenecek, en fazla 20 öykü olduğunu iddia etmiştir.
Özellikle dramatik yazımda güçlü karakterler hem iç dünyaları, hem dış dünyalarında büyük çatışmalar ve olaylar yaratır. Stanley ve Blanche olmadan konumlandırılması halinde, “Arzu Tramvayı” sadece bir tramvay olarak geçer, gider hayatımızdan.
Edebiyatta “durumları” anlatabilirsiniz, ama dramatik yazımda, hele hele “dünya üzerinde söylenmemiş bir söz yoktur” görüşü ve genelde “36” üzerinde uzlaşılan öykü adedinin de sizi sınırlayacağını gözönünde bulundurursanız güçlü karakterler yaratma zorunluluğunuz vardır.
Bazı televizyon starlarımız, kendilerine izlenirlik oranı biçmiş, piyasaya bu oranlarla çıkarak, fiyatlarını belirlemişler, ancak bu yıl tanık olduğumuz fiyasko sonucunda, dizileri bir bir kaldırılırken, güçlü karakter olmadan, iyi star olunamayacağını da sanırım çözmüşlerdir.
Şimdi, gelelim bizlerden neden güçlü karakterler çıkmadığına?
2010’lar Türkiye’sinde topu topu 2 öykü kaldı: İçeride ya da dışarıda olmak!
Bu büyük çelişkiyi yerinden oynatacak çağdaş karakterler yaratmak zor olduğu kadar, yazarı da korkutuyor.
Aristoteles, “karakterin bir önemi yoktur” derken, sadece “kaderci” davranmıyor, zaten Tanrı’larla karşı karşıya gelmenin ve insani zaaflar (hubris) nedeniyle yenilmenin, yaşamın değişmez koşulu olduğuna inanıyordu..
Bizde ise statükoya, düzene kafa tutabilecek karakterler yazılamıyor, yazarlarımız yenilgiyle başlıyor işe. Düzen tarafından eleneceğini bilsek de, toplumun kaderini değiştireceğine inandığımız devrimci karakterler yazılmalı oysa! Bizim sümsükler karakterlerini daha yolculuğa çıkartmadan, onların ezilmesine göz yumuyor.
Yaklaşık bir yıl önce, oyun yazarlarımıza “devleti dolandıran şirketini açığa çıkartan bir üst düzey yöneticiyi” kahraman olarak örneklemiş, onun önemli bir oyun karakteri olabileceğini iddia etmiştim.Şimdi de, Türkiye’nin en uzun süre cezaevinde yatan mahkumu Tahir Canan konusunda gözlerini açmalarını istiyorum.
30 yıldır cezaevinde yatan Canan:
“12 Eylül, Cunta başları için iddianame hazırlanıp yargı önüne çıkartılması süreci başlamış olsa da ben ve benim gibi insanlar hala 12 Eylül yargı mantığı ile içerde tutuluyoruz. Demek ki; süreç 12 Eylül ile hesaplaşma değil, sadece iki yaşlı generali günah keçisi olarak kamuoyu nezdinde yere sermektir. 12 Eylül ve öncesinde işkence yapanlar nerede? Bunlar hakkında ne gibi işlemler yapılıyor? Daha da önemlisi 12 Eylül hukukunun yarattığı toplumsal yapıda toplumu cendereye alıp, işkence yapanlar ne olacak? Hala 12 Eylül hukukunu geçerli hukuk sayarak 12 Eylülcüleri nasıl yargılayacaksınız? Toplumsal yaraların sarılması için 12 Eylül yargısıyla, 12 Eylül işkencecileri ile mağdurlar yüzleştirilecek mi? 12 Eylülde hakları ellerinden alınanların hakları iade edilecek mi? 12 Eylülde işlerinden atılanlar, ekmekleri çalınanların hakları nasıl geri verilecek? Haksız yere idam edilenlerin, cezaevinde yıllarca sürünenlerin hakları iade edilecek mi?
12 Eylül öncesi işlemediğim cinayetlerin faili haline getirilerek 36 yıl ceza ile “ödüllendirildim”! Ödüle işkenceli sorgu sürecini de dâhil etmek gerekir! Kaz gibi yolunmuş halimiz ile çekilen fotoğraflar devlet arşivlerinde yerini almıştı. Cezaevi yaşamımın da çoğu hücrelerde geçti. İşlemediğim suçlar nedeni ile işkence gördüm”!
Suçu nedir bilmem, ailesini tanımam ama 30 yıldır hapiste olan bir adam görmezden gelindiği müddetçe, çağdaş öykülerin yazılamadığı, karakterlerin daha yola çıkmadan yazarın beyninde öldükleri bir dünyanın mahkumları olacağımızı çok iyi biliyorum.

4 Şubat 2012 Cumartesi

SANAT MI UZUN, HAYAT MI KISA?

Bu hafta medyadan Perihan Mağden ve Mehmet Altan kopuşunu izledik.
Tiyatrodan nefret ettiğini açıkça ifade eden birinin, bir tiyatro yazısına konu olması sizler için hoş olmayabilir belki (biraz sonra yandaş medyayı da savunacağım, hazır olun),
ama ben Mağden’in yazılarını sonlandırmasını medyanın kaybı olarak görüyorum.
Mağden’in özellikle Radikal’deki bazı çıkışlarını popülizm olarak değerlendirmiş, samimi karşı duruş olarak görmemiştim. Tiyatroyu sevmeme nedenini “Yıldız Kenter ” düşmanlığıyla özetlediğinde ise, bunu sadece büyük bir tiyatro ustasına saygısızlık olarak değil, tiyatronun katmanlarını bilmemek olarak adlandırmıştım.Kaldı ki Yıldız Kenter’in ömrü boyunca oynadığı oyunlardaki karakterleri incelerseniz, onun her rolün kabuğunu çok farklı biçimde ören bir virtüöz olduğunu zaten fark edersiniz..
Hülya Avşar da bu hafta tiyatro oyunculuğuyla ilgili sözler etti. “Abartılı oyunculukla tiyatro oyunculuğunu” karıştırdı.. Oysa, dünyada metod oyunculuğuyla başlayan yüzlerce tiyatro katmanı var! Mesele fısıltının en arka sıradan duyulması kadar basit değil! Bunu teknikle aşmak, ama kristal berraklığında, yaşam sıcaklığında bir oyunculuk sergilemek çok mümkün! Modern Türk Tiyatrosu bunu başarıyor…
Bazen dizi filmlerden çocuklar geliyorlar, sadece rol kişisinin dünyasını analiz ederken değil, oynarken de bön bön bakıyorlar. Televizyonda uzun süre boş boş bakmaya alışmışlar, oysa tiyatroda her saniyenin bir önemi var.
_ Napıyorsun çocuğum?
Ağızlarına da bir hocam lafı takmışlar.
- Hocam abartmak istemiyorum!
- Abartma çocuğum, sahnede öylesine duruyorsun, ne bok yediğini anlayamıyorum.
- Hocam, oynamak istemiyorum
- Oynama yavrum, rolü bul.
Perihan Mağden’in Taraf’tan ayrılırken sözünü ettiği hükümet baskısı, yargının siyasalleşmesi filan ne yazık ki artık bildiğimiz şeyler.Onun çözümlemesini, yetmez ama evetçilere bırakıyorum.
Beni ilgilendiren en önemli nokta, “zaman kavramı” ile ilgili.
“ Haftada iki kez yazınca ister istemez günlük politikanın tuzağına düşülüyor” diyor Mağden ve roman yazımına konsantre olamadığını söylüyor.
Yazar, yaşadığı toplumdan ve zamandan koparsa, zaten sağlam karakterler yaratamayacaktır, orası kesin.
Sorgulanması gereken asıl konu , yazarın günlük politikadaki rolü olmalı.
Bir dostum çocuklarına gazete okutmadığı gibi, kendisi de gazeteleri, bir gün rötarla okumayı seçiyor. Ruhu temiz, kafası dinç halde , günlük politikadan, haberin sıcaklığındaki yüzeysellikten uzak bir yaşam yaşıyor.
Bizlerse, bilgisayarlarımızın başında, dünyayı dakika dakika takip etme bahanesinin arkasına sığınarak, yüzeyselleşiyor, bazen sıcak haberlerin kısıtlı bakış açısı içinde hapsoluyoruz.
Sezon başında oyun seçer,oyun çıkana kadar geçen sürede , bazen “biz bu oyunu niye seçmişiz, güncelliği kalmadı ” diye hayıflanırız. Ben, salt bu nedenle defalarca tiyatroyu bırakmayı düşünmüşümdür. .
Aynı duyguyu sinemacılar da yaşamıştır elbet! Film yapım süreci o kadar uzar ki, hayat filmin önüne geçer. Ancak Mağden’in söylediklerini dikkatlice analiz edersek, aslında öne geçenin hayat değil, günlük sığ politika olduğunu anlarız.
Sığ politika demişken, hemen Mehmet Altan’dan da söz edelim. Star Gazetesi’nden atılınca, birden” muhalif oluveren” Altan’ın, hükümeti bombalaması, yandaş medyanın güdümlülüğünü anlatması hiç inandırıcı değil Kaldı ki, sana onca zaman ekmek kapısı olmuşlar. Onları içeriden vurmak, reklam gelirleri gibi özel meseleleri paylaşmak son derece ayıp. Ya baştan yazmayacaksın, ya o reklamların nasıl alındığına tanık olduğun gün istifa edeceksin, ya da kovulduğun gün, susacaksın! Başkaları kovulduğunda da susmuşsun, hep sessiz kalmışsın çünkü…
Aynı şeyi Uzan Grubu’ndan kopanlar da yaptılar. Yıllarca Cem Uzan’dan ekmek yediler, ondan sonra Uzan zor duruma düşünce, patron baskısından söz ettiler. “Bastırtmayacaksın ” o zaman, ya da “baskı yapanların” ekmeğini yemeyeceksin.
Mesele, fikirleriyle uyuşmadığım Mehmet Altan’ın yazılarının sonlanmasına mutlu olmak değil, kuşkusuz bir kalemin kırılması karşısında tepkisiz kalınmamalı! Ama açıkçası, çıkarları çatıştığı zaman, baskıdan söz edip, çıkarları çakıştığı zaman da başkalarının baskı görmelerine boyun eğilmesini kabul edemediğim için, ben bu kez Mehmet Altan’ın değil, yandaş medyanın yanında oluyorum ve Birgün yazarı olduğum halde, Star Gazetesi’ni savunuyorum. Bunu özgürce yapabildiğim, güdümsüz bir gazetede yazdığım için de onur duyuyorum.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mehmet Altan’a “geçmiş olsun” u da biraz “geç kalmış” ama olsun ! 100 gazeteci tutuklanırken geçmedi de, şimdi mi “geçmiş olsun”? Paul Auster’i de gazeteci sanan Kılıçdaroğlu’na aşk olsun! Ragıp Zarakolu Nobel’e aday oldu, onu kutlamak için açık görüşe gidecek mi Kılıçdaroğlu? O kadar Açık Görüşlüyse”, şimdiden helal olsun!
Bence modern toplumda insan, artık ruhunu şeytana değil, günlük sığ politikalara satıyor, bu kadar kolay saf değiştirenlerin de ğişimleri de yüzeysel bilgi çağıyla açıklanabilir.. Yani, eskiden dönek olmak için 140 kitap devirmek zorundaydınız, bugün twitter’da 140 kelime attırıveriyorsunuz.
Günlük politikanın sığ sularında boğulmamak için, tiyatroya, edebiyata, sanata sığınmak gerek. Perihan Mağden’i de , bunu seçebildiği için, ayrıca kutlamak gerek.