türkan albayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkan albayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2010 Pazar

EMEĞİM ONURUMDUR: TÜRKAN ALBAYRAK

Bugünkü yazımın tiyatroyla doğrudan bağlantısı yok.
Doğrusu bugün hiç tiyatro yazasım yok.
Hatta, geçen hafta çeşitli nedenlerle bir ay geciktiğimiz oyun provalarına açlık grevine başlayacağını duyar duymaz destek ziyaretine gitmeyi borç bildiğim Türkan Albayrak nedeniyle bir saat daha geciktim. Buradan kendimi ihbar ediyorum. İster sorumsuz, ister tembel deyin bana.
2. Dünya Savaşı ile ilgili bilindik bir laf vardır : Dışarıda savaş varken, içeride tiyatro oynanıyordu diye.
Bense,dışarıda Türkan Albayrak savaşırken, içeride tiyatro yapmayı içime sindiremedim.
Tekel İşçileri’nin Ankara’daki yürüyüşlerine de Büyükçekmece’de oyun oynadıktan sonra uçağa binip, ardından İstanbul’da bir gece sonraki oyuna zorlukla yetişerek katılmıştım.
Hani baban, anan ölse bile sahneye çıkacaksın ya….
Yüzlerce, binlerce işçi açlıktan ölse, o gün onların yanındaysan ve sahneye çıkamıyorsan, seyirci mutlaka anlar bunu diye düşünüyorum!
Tekel İşçilerinin yürüyüşüne katıldıktan sonra sinemada bana kendi cebinden patlamış mısır ikram eden büfecinin gözünün ışığından, sokaktaki simitçinin teşekküründen sezdim bunu.

Sağlık işçileriyle tanışmam, on yıl önce çok sancılı geçen bir check-up’ta annem yaşında bir hanımla göz göze gelmemle başladı. Acılar bittiğinde, kendisine uzattığım üç kuruşu da almayı red ettiği zaman, onun gökten inen bir melek olduğunu düşünmüştüm.
Yıllarca yüksek tansiyon hastalığı ile hastane köşelerinde sürünürken, uyku apnesi teşhisimi de Rus kökenli bir sağlık işçisinin koyduğunu, ancak bir türlü dillendiremediğini çok iyi anımsarım. Onun kökeni dolayısıyla, kaçak işçi olarak hiçbir hakkı verilmeden çalıştırıldığını anlamıştım.
Türkan Albayrak ile tanışmam ise Paşabahçe’de işten atılmasının ilk günlerine rastlar.
Türkan Abla, hayatımda önemli yeri olan Rus kökenli işçi gibi, sağlık sektöründe artık işlerin taşeronlara devredilmesinden dolayı, kendi ülkesinde hiçbir hakkı verilmeden çalıştırılmış, anladığım kadarıyla, bu konuyu irdelediğinden dolayı durup dururken işinden çıkartılmıştı.
İşten atılınca, hastane bahçesinde çadır kurmuştu.
Onu yaz sıcağında ziyaret ettiğimde, onu işten çıkartanların nasılsa kışa kadar dayanamayacağını düşündüklerini söylüyordu. Oysa yakıcı sıcaklarda direnmek daha zordu.
Ece Temelkuran, Nuray Mert, Memet Ali Alabora, Cezmi Ersöz, Pınar Sağ gibi aydınlar direniş sürecinde, yağmurda, çamurda da Albayrak’ı hiç yalnız bırakmadı, sivil toplum örgütleri kendisine sahip çıktı, “Tiyatro Simurg” çadırın önünde oyunlar oynadı, “Grup Yorum” onu hiç yalnız bırakmadı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkan Albayrak’ı direnişinin 100. Gününde, çok geç fark etti ve başbakanla polemik için malzeme olarak kullandı, ama ne yazık ki, hiçbir çözüm üretmedi. Albayrak’ın çare tükendi düşüncesiyle başlattığı açlık grevinde CHP’den bir tek temsilci yoktu. Herhalde Önder Sav mı, Kılıçdaroğlu mu diye kulis yapmakla meşgulduler.
Oysa, “Müslüman Sol” kimliği le Mehmet Bekaroğlu gerçekten örnek bir dayanışma sergileyerek, daha ilk günlerden beri çadırdaydı.
Emeğin, emekçiye destek verirken sağcılık, solculuk, islamcılık, Türkçülülük, Maoculuk oynamanın doğru olmayacağını düşünüyorum.
Check up koltuğunda acılarla can çekişirken göz göze geldiğiniz kadın belki akşam evine ekmek götüremiyordur, ama size, kim olursanız olun, en donanımlı profesör kadar kollarını açıyor, sevgiyle kucaklıyordur. Bu yüzden siz de bir işçinin haklarını almasına destek verirken, onun etnik ve siyasi kimliği ne olursa olsun, yardım etmekle yükümlüsünüz.

Albayrak, açlık grevine başladığı gün, belki bir daha onu göremem endişesiyle, çadırdan gözyaşları içinde, hoşça kal Türkan Abla diyemeden bile ayrıldım. Ne mutlu ki, bugün, açlık grevinden bir hafta sonra, Sağlık Bakanlığımızın ve Tabipler Odasının Albayrak’ın sorununa çözüm bulduğunu öğrenerek çadırın sökülmesine tanık oldum.
Hastanenin bahçesinde bugün mutluluk hakimdi. İşçi sınıfı Türkan Albayrak’ın bireysel olarak elde ettiği zaferi sahiplenmişti. Aynı heyecanı Tekel işçilerinin gözlerinde hisediyordum. Çadır sökülürken Türkan Albayrak, sanki vücudundan bir parça sökülüyormuş gibi heyecanlıydı. Hepimiz “sen çadırsız yaşayamazsın, artık bunu bahçene kurarsın” gibi espriler yaparak bu toplumsal dramı hafifletmeye çalışıyorduk.

Albayrak, direnişin güncesini tutmuştu. İşçi sınıfının direnişinin belgelenmesi çok önemli çünkü bugün medya çoğunlukla egemen sınıfı yazıyor . (Beykoz halkı Albayrak’a sonsuz destek verirken Dost Beykoz Gazetesi onunla bir türlü dost olamadı nedense)
Bense, yeni bir dost kazanmaktan öte, Albayrak’ın açlık grevindeki basın açıklamasından “EMEĞİM ONURUMDUR” sözünü öğrendim.
Biz tiyatrocular da onurlu bir işe imza atıyoruz, biz de emek veriyoruz.
Ama, nedense, kamuoyunun gözünde emeğimizle onurumuz yan yana gelemiyor bir türlü.
Belki aramızdan kof şöhretler çıktığı için, belki işimizin ne kadar emek yoğun olduğunu bir türlü dillendiremediğimiz için, belki haklarımız için mücadele etmekten korktuğumuz, aramızdan Türkan Albayrak’ları çıkartamadığımız için!
Albayrak Sarıyer’de bir hastanede sözleşme imzalamış. Meğer orada oturur, her gün Paşabahçe’ye gider gelirmiş çünkü daha önceki işinden de sendikal faaliyetlerde bulunduğu için çıkartılarak Paşabahçe’ye sürgün gönderilmiş ve bu ağır koşullara tam beş yıl dayanmış. Ne kadar zor bir yaşamı geri kazanmak için direnirmiş meğer değil mi? Aynen halen çadırlarda 4 C’ye direnen Tekel İşçileri gibi…
“Benim tankım topum yok. Benim yasa çıkarma, karar verme gücüm yok. Kendime ait bir bedenim ve iradem var. İşte ben de bedenimi mücadele silahım yapıp, Açlık grevine başlıyorum” demişti.
Zafer sevinci olarak, bir şehir efsanesini de paylaşayım, :
Sanatçılar Albayrak’ı ziyaret ettikçe başhekime haber uçuyor, başhekim bu kişiler hastaneye geldi diye pek seviniyormuş. Anlamlandıramamış bir “temizlikçi” kadın için kopartılan şamatayı!
O temizlikçi kadın, bize çoktandır bir araya gelmeyen emek ve onur sözünü hatırlattı sayın başhekim.

24 Ağustos 2010 Salı

TİYATRO MÜZELERİMİZ

Tiyatro sanatıyla müzeyi oldum olası bağdaştıramamışımdır!
Tiyatronun çok dinamik, değişken, biraz da kaçak yapısı var…. Yakalanıp, kavanozun içine atıldığı zaman büyüsü kaçıverecek gibi gelir bana!
A.B.D’de çalışmalarını takip ettiğim, politik tiyatro öncülerinden, “Yaşayan Tiyatro”’nun kurucusu Judith Malina ile uzun uzun sohbet etme olanağı bulduğumuzda da bu düşüncemi dile getirmiş, kendisinden de aldığım enerjiyle “No More Museum Pieces” adlı bir tiyatro kurmuştum.
“Vahşet tiyatrosu” çalışmalarıyla tanınan ünlü tiyatro kuramcısı Antoin Artaud’nun, sanat müzelik olmasın düşüncesinden yola çıktığı bir makalesinden yola çıkarak kurduğum tiyatroda çarpıcı bir “Woyzeck” sahnelemiştik.
Bizimkisi sanatın müzelik olmaması adına siyasi ve estetik bir mücadeleydi tabi.
1992 yılında Türkiye’ye döndüğümde ise, sanatın müzelik olmaması adına bu kez ters yönde bir mücadele verildiğine tanık oldum.
Halkevlerinin kapatıldığı, köy enstitülerinin kökünün kurutulduğu, kültür politikası olmayan yurdumda, tiyatro sanatı olması gerekenden çok daha fazla “uçucuydu”!
Haldun Taner , “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” adlı oyununda, “zaten aktör dediğin nedir? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede hoş bir seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olarak kalırız…..Birazdan teatro bomboş kalacak. İşte bu hatıralar, o sessizlikte, saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde sahneye dökülürler. Artık kendimiz yokuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır durur meydanlarda” diyordu ama Türkiye’de kültür politikası,
repliklerin fısıldaşması üzerine değil, aksine repliklerin üzerine ölü toprağı serilmesi üzerine kurulmuştu!
Yıllardır, Tepebaşı’nda bir tiyatro müzesi olasılığından söz edilir durur.
Türkiye’de sahnelenen ilk Hamlet’i merak eden öğrencinin bu bilgilere internette sörf yaparak ulaşamayacağını anlatmak ne mümkün!
Tepebaşı’nda yanan tiyatronun yerine konan çirkin bina ve otoparkı çocuklarımıza kültür mirasımız olarak göstermek yerine, çocuk sahibi olmamayı tercih ederim.
Muhsin Ertuğrul’un “tiyatro devrimi” yaptığı bir ülkede çocuklarımıza tiyatro tarihimizi belgeleyememek ne acı!
Aynı acıyı Yunanistan ile Karagöz senindi benimdi kavgası yaparak da yaşıyoruz.
İşte bu yüzdendir ki, bu hafta Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile Haldun Taner Müzesi’nin açılacağını okuduğumda içimi farklı bir heyecan kapladı. Ardından, küçük bir araştırma yaparak, bu haberlerin 2008’e dayandığını gördüm. Sanırım, iki yıldır süregelen bürokratik engeller artık aşılacak ve Büyükşehir Belediyesi’nin de devreye girmesiyle, bu toprakların yetiştirdiği en önemli edebiyatçılarımızdan biri ölümsüzleşmiş olacak.
Müzeye girdiğimizde yazarın Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nda ünlü kumpanya patronu Tomas Fasulyeciyan’a söylettiği, “zaten aktör dediğin nedir ki, oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır” sözüne yaraşacak sanatçılar yaratmak lazım artık!
Madem tiyatro müzelerimiz var, müzelerimizi doldurmaya layık işler yapalım değil mi?
13 Ağustos geçti, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yardım almak için dosyalar teslim edildi, bu dosyalarda tarihte ilk kez sanatçıların vatandaşlık numarası soruluyor. Ancak sanmayın ki, bu vatandaşlık numaralarıyla tarihe geçeceksiniz.
Siz, dosya yetiştirme telaşıyla Ankara’ya koşuştururken, Paşabahçe’de sendikal hakları elinden alındığı için haksız yere işten atılan Türkan Albayrak, 34 gündür direniyor.
Türkan Albayrak’ı duyun, onunla yaşayın….Çadırına gidin. Gidin ki, bu ülkede yeni Keşanlı Ali Destanları yazılsın!
Aziz Nesin, “ölürsem yaşamalıyım defne yapraklarında” demişti.
Onun vakfındaki çocuklar emek vererek, sel felaketine rağmen yaşatıyor Aziz Nesin’i.
Ne mutlu ki, Haldun Taner’e de sahip çıkan bir eşi var! O olmasa, belki layık olduğu yeri bulamayacaktı usta.
Öte yandan, daha ölmeden öldürülen, işkenceden geçirilen, hapislerde süründürülen, sürgünlere yollanan, düşüncenin suç sayıldığı, aşağılandığı yazarların, çizerlerin, düşünürlerin vatanları burası.
Belki de bunun içindir müzeden fazla mezara düşkün oluşumuz!
Nazım’ın mezarını Türkiye’ye getirmeyi takıntı haline getiriyoruz ama Nazım’la yüzleşeceğimiz bir müze açmayı düşünmüyoruz. 21.yüzyıl müzesinde Balbay’ı 500 gün hapis yatırdığımızı mı söyleyeceğiz, Ahmet Kaya’nın suratına çatal fırlattığımızı mı belgeleyeceğiz?
Zamanı geldiğinde yas tutar, timsah gözyaşları döker, tarihe belge bırakmadan yok olur gideriz.
Yalnız, Haldun Taner’in söylediği gibi, Hıranuşla Virginia’nın bir dialogu eski kostümlerden birine sığınmıştır. O hatıralar, saklandıkları yerden çıkarlar, bir fısıltı halinde sahneye dökülürler!
Ben şahsen, kıyamet günü diye bunu bilirim!