Tarık Akan, Nürnberg Film Festivali’nde onur ödülü almış ve törende yaptığı konuşmada, “Türkiye’de sanatçı olmak çok zor. Ancak ölünce rahatız” demiş.
Toplumumuz ne yazık ki, iyi sanatçılarımızın değerini ancak öldükleri, hastalandıkları, evsiz barksız kaldıkları zaman anlıyor. Basın için de cenazelerin ayrı bir yeri var. Sanatçı cenazelerinin gideni geleni bol oluyor, bol bol röportaj konusu çıkıyor. Onlar için düşkün bir sanatçıyı, “neydi ne oldu?” diye teşhir etmenin de farklı bir nostaljik boyutu var tabi.…
Tarık Akan’ın sözleri, tabi ki politik bağlamda ele alınmalı. Memleketini ve insanını seven duyarlı aydınlar, son nefeslerine kadar mücade ediyorlar. . Bu mücadeleyi verirken dışlanıyorlar, hele hele son dönemlerde neredeyse Mccarthy dönemini andıran bir ötekileştirme, dışlama, nefret söylemi var. Oyuncular, oynadıkları rollere göre sınıflandırıldıkları gibi, politik duruşlarına göre de ayrımcılığa uğruyorlar. Hükümet karşıtı bir sanatçının artık ekranlarda boy göstermesi neredeyse imkansız hale geldi. Özel televizyon yöneticilerinin bu içtepisel tutumlarında , sadece günlük politikanın değil, kapitalizmin acımasız kuraları işliyor. Şöyle bir düz mantık sözkonusu: Halkın %50’sinin sevdiği bir partiye karşı olan birisini, halkın %50’si sevmez, bu kişi zaten rating alamaz!
Oysa, oyun kahramanları, film kahramanları da tıpkı masal, öykü kahramanları gibi değil midirler? Oynadıkları rolleri üzerlerine yapıştırıp hele hele buna politik bir alt metin yazarsak, onları zaten öldürmüş olmaz mıyız?
Ya ölüme terk ettiklerimiz ? Bu yazı Ahmet Şık ve Nedim Şener’in içeriye tıkıldıklarının birinci yılında yazılıyor. Balbay’ların sadece kalemleri kırılmadı, uzun süre hücrede tecrit edildiler. Prof. Haberal, tüm dünyayı aydınlatabilecek bir bilim adamı, ama onun da yüreği karartıldı.
İçlerinde Tarık Akan’ın da bulunduğu bir sanatçı girişimi, geçen gün Ses Tiyatrosu’nu tıklım tıklım doldurdu. Benim de imzalamaktan onur duyduğum bir bildiriyle, “kaygılıyız” dediler...
İşin acı yanı, ülkemizde ilericiler, ne zaman harekete geçseler, daha çok döneklerden oluşan bir demokrat grubun (!) saldırısıyla karşılaşıp, darbelere alkış tutmakla suçlanıyorlar. Sanki postalların altında ezilenler onlar değilmiş gibi, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün cezaevlerinde çürüyenler, işkence görenler, yurtdışına kaçmak zorunda kalanlar şimdi de “darbe yandaşlığı “ ile sınıflandırılıyor. Suçlayanların çoğu ise ,Evren’in sopasını, askerin dayağını, polisin copunu sadece filmlerde izlemişler…
12 Eylül’den ağır biçimde nasibini almış , Tarık Akan gibi ilkeli bir aydın, kuşkusuz ölene kadar savaşacaktır… Savaşmadan, ölmeyecek, dolayısıyla ölmeden rahata kavuşmayacaktır.
Ben çeşitli nedenlerle savaşamayanların da, yaşananlar karşısında utanç duymaları ve gerekirse ölmeyi göze almalarını öneriyorum.
Toplumun çöküşünü durduramayıp, boyun eğmek, göz yummak, meseleye sessiz kalmak, ölmekten daha kötü çünkü! Tarih, ev kadını Ayşe Hanım’ın, emlakçı Mehmet Bey’in duyarsızlığını sorgulayamayabilir. Ama toplumunun önde giden aydınlarını sorgulamaz mı? Aydın, sadece kendisinden değil, çevresinden belki sorumluluk duyan insan değil midir?
Emile Ajar, “mutluluğun doruğundayken” ölmekten söz ediyor. İnsan,” mutluluğu yakaladığı zaman ölmelidir” diyor. Ben, başkalarını mutlu edemeyenlerin de tarihsel bir sorumlulukla, ölümü göze almaları gerektiğine inanıyorum. Mutluluğun doruğunda değil, mutsuzluğun dibinde ölebilmek bir erdem olabilir bazen!
Pozantı Cezaevi’nde TMK Mağduru çocuklar, adli suçluların önüne yem olarak atılıyorlar, cezaevi yetkililerinin tacizine uğruyorlarsa, bu çocukların yüzümüze tükürmesini er geç kabullenmeliyiz.Bunu kabul edemeyeceksek de, onlardan önce ölebilmeliyiz.
Geçenlerde bir arkadaşımın “baba” olduğunu müjdeleyen mesajına, “bu dünyaya çocuk getirmek mi?” diye yanıt vermişim.
İyi ki bir çocuğum yok. Çünkü olsaydı, ona üniversitelerdeki haksızlıklara baş kaldırmasını, doğru bulmadığı şeylerle mücadele etmesini salık verirdim..
İyi ki çocuğum yok, çünkü ben onu adil bir dünya, eşitlikçi bir düzen için savaşmaya yüreklendirirken , belki o da şu anda binlerce çocuk gibi cezaevine düşmüş olurdu.
İyi ki bir çocuğum yok, çünkü cezaevinden çıktığı gün, tacize uğramış, psikolojik işkence görmüş bir çocuğun bu şiddete taş atarak bile karşı çıkmasının yeterli olmayacağını bilir, bunu nasıl dillendireceğime karar veremezdim .
İyi ki bir çocuğum yok, olsaydı belki de sadece ona sahiplenir , bu coğrafyadaki diğer mutsuz çocukları göremezdim.
Şimdi, doğmak değil, ölmek zamanı!
Tarık Akan’ın söylediği gibi, sadece öldüğümüz zaman rahat edeceğimizden değil, yaşayarak rahat edemeyeceğimiz için!
mustafa balbay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa balbay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Mart 2012 Pazar
14 Kasım 2010 Pazar
ÖL Kİ SEVEYİM
KİTAP FUARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Cebime 100 lira koyduğum gibi kitap fuarına gittim, “fazlasını harcamak yasak” diyerek.
İnternet çıktığından bu yana okuma oranımın ciddi biçimde azaldığını ve okumam gereken kitapların yığıldığını farkedince, 100 lira sınırı kendime cezaydı. İyi ki TÜYAP’ın büfesindeki servis berbat, kuyruklar beklenilir gibi değil de, sandviçten artakalan 7 liramı da kitaba yatırabildim.
Kitap fuarı, coşkulu kalabalıklar adına umut verici, Türkiye coğrafyası adına umut verici, bu coğrafyada beraber yaşamak adına umut verici. Ancak bu yıl ziyaret edilme rekorları kırsa da, yine de kapalı bir dünya!
Dış dünyayla ilgili yaşadığım iki basit olay bu iddiamı perçinledi. Beylikdüzüne kadar gitmişken, orada oturan bir arkadaşımı aradım, kitap fuarında değil, yeni açılan alışveriş merkezindeydi.
Kitap fuarının çıkışında güvenlik görevlileri toplu taşıma araçlarına zamları protesto bildirisi dağıtan TKP’li gençlere binbir zorluk çıkartıyordu. “Dağıtsınlar çocuklar” dedim, aldığım yanıt ürkütücüydü, “ama siyasi içerikli yayın dağıtıyorlar!”.
Hürriyet’teki bir beyefendi köşe yazarı Cihangir’de İşçi Parti’li gençlerin dergi satmalarına müdahale edince, “senin gibi memleketi satmıyorlar hiç değilse”cevabını almış ya, ben de ironik bir cevap verecektim, ama ironik yazı yazmayı yeğledim.
İşte kitap fuarı çıkarımlarım:
1) Balbay gözleri yaşla karşıladı beni. Cumhuriyet Kitap’ın standından ulaşamadığı okurlarına “özlem mesajı” yollamış. Bu ülke pekçok aydınını cezaevinde çürüttü, çürütmeye devam ediyor.Tiyatrocu abimiz Misak Toros’un cenazesinde Ermenice bir deyim söylendi, “öl ki seveyim!” Aydınlarımızı öldürüp, sevmekte ustayız…
2) Birkaç ay önce kaybettiğimiz Füsun Akatlı’nın anısına bir panel düzenlendi. Pınar Kür’ün konuşması da “öl ki seveyim”le örtüşen zenginlikler içeriyordu. Aralarında Akatlı’nın eşi Metin Altıok’un da bulunduğu 37 aydının Sıvas’ta hunharca katledilmesinin ardından Cengiz Çandar’ın yazdığı “aklayıcı” yazıyı dinledik, sonra Hilmi Yavuz, Akatlı’nın Yeditepe Üniversitesi’nden nasıl kovulduğunu anlattı. Kanser olmakta geç kalmışsın Füsun Akatlı diye geçirdim aklımdan. Türkiye’de aydınlar bu kadar baskı altındayken, ölmekte çok geç kalmışsın!
3) Tüyap’ta panellerin yapıldığı Büyükada, Kınalıada salonlarının adlarının acilen Silivri, Karacaahmet, Aşiyan olarak değiştirilmesi gerekiyor. Sevdiklerimizin çoğu orada, Tüyap’ta imza verenler de ya orada olmaktan korkuyor ya da istiyor gibi geldi bana. (Tabi imza gününe gelen Grange adına konuşamam)
4) Türban konusundaki görüşlerim ulusalcılarla örtüşmüyor, ancak bu konudaki özgürlükler tartışılırken neden kadınlara söz hakkı tanılmaz merak ederim. İnsanların din ve vicdan özgürlükleri konusunda mümkün olduğunca açık görüşlü olmakla beraber henüz yaşamlarında kavramlar tam olarak oluşmamış ilkokul çocukları için bu fuarda sayısız orandaki dini yayın dikkatimi çekti. Kim denetliyor bunları? Din, ahlak değerleri iyi hoş da , çocuklara hep doğru şeyleri mi öğretiyor bu yayınlar merak ettim?
5) Öte yandan edebi değeri tartışılmaz olan çocukluğumuzun Samed Behrengi’leri nerede? Nerede Aytmatov’lar? Kaybomuşlardı sanki!
6) Solcu bir gazetede yazıyorum ama bu fuarda sol adına yeni yayınların hiç heyecan verici olmadığını, aynı teranenin okunduğunu, öte yandan sağcıların kendilerini acaip geliştirme heyecanı (hatta telaşı) içinde olduklarına, sanki dünyaya yeni gelmiş gibi standlara saldırdıklarına,yeni yazarlar çıkartma dertlerine düştüklerine tanık oldum.
7) İstanbul’un bile varlığını pek yakında tartışacağımız günlerde, çok tartışmalı projelere
imza atan 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın bu kez iyi bir şey yapması beni
çok mutlu etti. Zehra İpşiroğlu gibi bir tiyatro değerimizin Ayaspaşa’yı, Sennur Sezer’in Kasımpaşa’yı, Piraye Şengel’in Acıbadem’i, Cem Erciyes’in Galatasaray’ı, Deniz Kavukçuoğlu’nun Mühürdar’ı, Güngör Gençay’ın Kuledibi’ni yazması dikkatimi çekti. Artık istedikleri kadar yıkabilirler. Yık ki, o semti seveyim!
8) Mitos Boyut ve Yılmaz Öğüt denilen kişinin heykelinin dikilmesi gerekiyor bence.
Sinema kitaplarının bile azınlığa düştüğü bir dünyada, üstelik tiyatrocular göğsünü
gere gere, oyun okumaktan sıkıldıklarını söylerlerken, ısrarla oyun yayınlıyor. Sevgili
Yılmaz Öğüt, öl ki seveyim!
9) Murat Gülsoy, dinlediğim panelde edebiyatımızda “ironinin” eksikliğinden söz etti. Kapitalizm ironiyi sevmez çünkü malını pazarlamak için doğrudan söylemek zorundadır” dedi. Oysa edebiyatın derdi mal satmak olmadığına göre, ironi ile edebiyatın ve sanatın ironi ile arasının prensipte iyi olması lazım! İroni akıl gerektirdiği için midir nedir, bizler sözü tersten söylemek yerine, terslemeyi, küfür etmeyi daha çok sever olduk son zamanlarda.
İşte bu yüzdendir ki, kitap fuarında karikatüristleri, mizahçıları, aynı gazetede
Muhalefet liderini dansöz olarak çizebildiği gibi, ertesi gün aynı fırçayla başbakana
da dokundurabilecekleri aradı gözlerim.Ama galiba onlar tanıdıklarına iş bağlama
peşindeydiler .
Yok yahu ironi yapmıyorum. Basbayağı laf geçiriyorum !
Cebime 100 lira koyduğum gibi kitap fuarına gittim, “fazlasını harcamak yasak” diyerek.
İnternet çıktığından bu yana okuma oranımın ciddi biçimde azaldığını ve okumam gereken kitapların yığıldığını farkedince, 100 lira sınırı kendime cezaydı. İyi ki TÜYAP’ın büfesindeki servis berbat, kuyruklar beklenilir gibi değil de, sandviçten artakalan 7 liramı da kitaba yatırabildim.
Kitap fuarı, coşkulu kalabalıklar adına umut verici, Türkiye coğrafyası adına umut verici, bu coğrafyada beraber yaşamak adına umut verici. Ancak bu yıl ziyaret edilme rekorları kırsa da, yine de kapalı bir dünya!
Dış dünyayla ilgili yaşadığım iki basit olay bu iddiamı perçinledi. Beylikdüzüne kadar gitmişken, orada oturan bir arkadaşımı aradım, kitap fuarında değil, yeni açılan alışveriş merkezindeydi.
Kitap fuarının çıkışında güvenlik görevlileri toplu taşıma araçlarına zamları protesto bildirisi dağıtan TKP’li gençlere binbir zorluk çıkartıyordu. “Dağıtsınlar çocuklar” dedim, aldığım yanıt ürkütücüydü, “ama siyasi içerikli yayın dağıtıyorlar!”.
Hürriyet’teki bir beyefendi köşe yazarı Cihangir’de İşçi Parti’li gençlerin dergi satmalarına müdahale edince, “senin gibi memleketi satmıyorlar hiç değilse”cevabını almış ya, ben de ironik bir cevap verecektim, ama ironik yazı yazmayı yeğledim.
İşte kitap fuarı çıkarımlarım:
1) Balbay gözleri yaşla karşıladı beni. Cumhuriyet Kitap’ın standından ulaşamadığı okurlarına “özlem mesajı” yollamış. Bu ülke pekçok aydınını cezaevinde çürüttü, çürütmeye devam ediyor.Tiyatrocu abimiz Misak Toros’un cenazesinde Ermenice bir deyim söylendi, “öl ki seveyim!” Aydınlarımızı öldürüp, sevmekte ustayız…
2) Birkaç ay önce kaybettiğimiz Füsun Akatlı’nın anısına bir panel düzenlendi. Pınar Kür’ün konuşması da “öl ki seveyim”le örtüşen zenginlikler içeriyordu. Aralarında Akatlı’nın eşi Metin Altıok’un da bulunduğu 37 aydının Sıvas’ta hunharca katledilmesinin ardından Cengiz Çandar’ın yazdığı “aklayıcı” yazıyı dinledik, sonra Hilmi Yavuz, Akatlı’nın Yeditepe Üniversitesi’nden nasıl kovulduğunu anlattı. Kanser olmakta geç kalmışsın Füsun Akatlı diye geçirdim aklımdan. Türkiye’de aydınlar bu kadar baskı altındayken, ölmekte çok geç kalmışsın!
3) Tüyap’ta panellerin yapıldığı Büyükada, Kınalıada salonlarının adlarının acilen Silivri, Karacaahmet, Aşiyan olarak değiştirilmesi gerekiyor. Sevdiklerimizin çoğu orada, Tüyap’ta imza verenler de ya orada olmaktan korkuyor ya da istiyor gibi geldi bana. (Tabi imza gününe gelen Grange adına konuşamam)
4) Türban konusundaki görüşlerim ulusalcılarla örtüşmüyor, ancak bu konudaki özgürlükler tartışılırken neden kadınlara söz hakkı tanılmaz merak ederim. İnsanların din ve vicdan özgürlükleri konusunda mümkün olduğunca açık görüşlü olmakla beraber henüz yaşamlarında kavramlar tam olarak oluşmamış ilkokul çocukları için bu fuarda sayısız orandaki dini yayın dikkatimi çekti. Kim denetliyor bunları? Din, ahlak değerleri iyi hoş da , çocuklara hep doğru şeyleri mi öğretiyor bu yayınlar merak ettim?
5) Öte yandan edebi değeri tartışılmaz olan çocukluğumuzun Samed Behrengi’leri nerede? Nerede Aytmatov’lar? Kaybomuşlardı sanki!
6) Solcu bir gazetede yazıyorum ama bu fuarda sol adına yeni yayınların hiç heyecan verici olmadığını, aynı teranenin okunduğunu, öte yandan sağcıların kendilerini acaip geliştirme heyecanı (hatta telaşı) içinde olduklarına, sanki dünyaya yeni gelmiş gibi standlara saldırdıklarına,yeni yazarlar çıkartma dertlerine düştüklerine tanık oldum.
7) İstanbul’un bile varlığını pek yakında tartışacağımız günlerde, çok tartışmalı projelere
imza atan 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın bu kez iyi bir şey yapması beni
çok mutlu etti. Zehra İpşiroğlu gibi bir tiyatro değerimizin Ayaspaşa’yı, Sennur Sezer’in Kasımpaşa’yı, Piraye Şengel’in Acıbadem’i, Cem Erciyes’in Galatasaray’ı, Deniz Kavukçuoğlu’nun Mühürdar’ı, Güngör Gençay’ın Kuledibi’ni yazması dikkatimi çekti. Artık istedikleri kadar yıkabilirler. Yık ki, o semti seveyim!
8) Mitos Boyut ve Yılmaz Öğüt denilen kişinin heykelinin dikilmesi gerekiyor bence.
Sinema kitaplarının bile azınlığa düştüğü bir dünyada, üstelik tiyatrocular göğsünü
gere gere, oyun okumaktan sıkıldıklarını söylerlerken, ısrarla oyun yayınlıyor. Sevgili
Yılmaz Öğüt, öl ki seveyim!
9) Murat Gülsoy, dinlediğim panelde edebiyatımızda “ironinin” eksikliğinden söz etti. Kapitalizm ironiyi sevmez çünkü malını pazarlamak için doğrudan söylemek zorundadır” dedi. Oysa edebiyatın derdi mal satmak olmadığına göre, ironi ile edebiyatın ve sanatın ironi ile arasının prensipte iyi olması lazım! İroni akıl gerektirdiği için midir nedir, bizler sözü tersten söylemek yerine, terslemeyi, küfür etmeyi daha çok sever olduk son zamanlarda.
İşte bu yüzdendir ki, kitap fuarında karikatüristleri, mizahçıları, aynı gazetede
Muhalefet liderini dansöz olarak çizebildiği gibi, ertesi gün aynı fırçayla başbakana
da dokundurabilecekleri aradı gözlerim.Ama galiba onlar tanıdıklarına iş bağlama
peşindeydiler .
Yok yahu ironi yapmıyorum. Basbayağı laf geçiriyorum !
Etiketler:
cengiz çandar,
cumhuriyet kitap,
füsun akatlı,
hilmi yavuz,
işçi partisi,
kitap fuarı,
mitos boyut,
murat gülsoy,
mustafa balbay,
tkp,
tüyap
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)