ÖZEL TİYATROLARIN ÖZEL TURNELERİ
Bir tiyatro sanatçısının turne anıları, askerlik anıları gibidir.
Başlattığın zaman susturmak zor olur. Bir de, bu anılara daha çok yaşayanlar güler.
Umarım, okur olarak da aynı keyfi alırsınız.
Biz tiyatrocular, büyük bir aile gibi yaşarız ama oyun bitince aile dağılır. Aileyi ara sıra toplamaya çalışsak da, araya zaman girdiğinden midir nedir, aynı coşkuyu yaşamakta zorlanılır.
“Seni hayırsız” diye başlayan cümleler, “o günler ne güzeldi” diye sona erer! Kulisi güzel oyunlar vardır bir de. Onlar çok tutmasa da, uğurlu gelmiştir tiyatrolara. Bir de aman aman diyerek adını bile anmak istemediğimiz projeler vardır. Oyuncu yerine beyaz eşya olması gereken mikserler öyle bir karıştırmıştır ki kulisi, oyunlara gelen binlerce seyirciyi bile gözümüzde sıfırlamışlardır
Eskiden Lale Oraloğlu’lar, Altan Karındaş’lar, Dormen’ler 45 gün çıkarmış turnelere. Adapazarı’ndan başlar, belki Antakya, Hakkari’de bitermiş serüvenler. Hatta 45/50 günde matine/suare 80 oyun oynandığı günlerden söz ediliyor. Tiyatrokare’nin kuruluşunda ardışık olarak 15 günde 25 oyun matine/suare full salonlarda turne yaptığımız altın günlere yetiştik. Hatta “Şen Makas” adlı oyunumuzda, bir oyuncumuzun deyimiyle, iki kez Boğaziçi Köprüsü’nden geçip, iki hafta eve uğrayayamadığımız keyifli günler de yaşadık. Bir bakış açısıyla ard arda, tiyatrodan bozma salonlarda teknik güçlüklerle oynanan oyunlar, Anadolu’daki tiyatro geleneğini perçinlemek yerine, seyirciyi tiyatrodan soğutmuş olabilir. Bense, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile onbinlerce kişilik buluşmalarda tiyatronun düzeyi düşmedikçe, gerçek işlevinin yerine geldiğini düşünüyorum.
Bu yazıyı da sizi eski tiyatrocu ağabeyilerimiz, ablalarımızın anısına İstanbul’dan başlayarak, Güneydoğu Anadolu’da bitirmeyi planlıyordum ama yazıyı yazarken yüreğim şehit haberleriyle öyle kan ağlıyor ki , ilk güzergah olarak Diyarbakır’ı seçtim.
1 Mayıs’ta Diyarbakır’da Salaklar Sofrası oynuyoruz: Herkes tedirgin ekipte. Bense, bu kadar yoğun güvenlik tedbiri altında, hiçbir sorun yaşanmayacağını ısrarla söylüyorum. Birden booom! Dışarıda patlayan araba egzosu iç dünyamıza bomba olarak yansımış. Bu koşullarda, üzerini aratarak tiyatroya gelmeyi kabullenen ve halen gülebilen yüzlerce seyirciye bravo.
Tiyatrokare olarak kurulduğumuz 1992’den bu yana Güneydoğu turnelerini önemsiyoruz. Güzergahımız bizi bu kez Gaziantep’e götürüyor: Oyunda oynadığımız Füsun Önal gazetede 75 adet sahipsiz James Bond çantanın bölgeye bomba olarak bırakıldığını okumuş. Otele yerleşir yerleşmez odasında bir adet şemsiye ile James Bond çanta bulmaz mı? Bu kez çığlık atmakta son derece haklı! Meğer kendisine yanlış oda göstermişler. (Ancak James Bond çanta masum)
Solcu olduğunu iddia eden bir arkadaşımız Güneydoğu turnesine çıkmayacağını söylüyor, politik baskılarımızı göğüsleyemeyince, bölgede varolan coskulu seyirciyi anlatmamız karşısında utanıyor, daha sonra işadamı eşi vasıtasıyla bölgenin en pahalı otellerini ayarlıyor. On günlük turnede aldığımız her şeyi otellere yatırıyoruz.
Düşünüyorum da, bugün bu yazıyı kaleme alırken, televizyonda içimi acıtan haberlerin sorumlusu Doğu’ya gitmekten kaçan öğretmen, doktorun yanı sıra biz sanatçılar değil miyiz? Gitsek de, kanayan yarayı göremeyen, çözüm üretemeyen bizler değil miyiz biraz da çözümsüzlüğün nedeni?
Doğudan çıktık, nefis şamfıstıklar, baklavalar çantamızda . Ben o zaman bugünkünden 51 kg. fazlayım. Hergün 1 kg. fıstık yiye yiye, her gün bir ilde oynaya oynaya Malatya’dan Ankara’ya kadar gelmişiz. “Üç Kadın Bir Çapkın” adlı oyunuyla. Malatya kayısısını paylaşırım paylaşmasına ama şamfıstık konusunda cimriyimdir. Şamfıstıklarımdan isteyen Füsun Önal’a, daha önce defalarca provasını ettiğim ve kabuğu açılmayan fıstıkları vermişim. Halbuki bugün olsa, “hemen al şunları önümden” derdim. O gün, Antep’ten Ankara’ya kadar denene denene yıpranmış, kabukları açılmamış fıstıkları , ancak o zaman ikram etmeye razı gelmişim.
Rahmetli Pekcan Koşar ile Mersin’de çok güzel bir sahnede oynuyoruz. Ama fazla güzel! Sahneyi cilalamışlar şık olsun diye. Giren önce bir güzel düşüyor, sonra sağ kalmayı başarırsa oynuyor..
İstemihan Talay, henüz Tarsus’a, kültür merkezi yapmamış. Tarsus’ta da çok güzel bir seyirci potansiyeli var, oyunlar nikah salonunda oynanıyor. Organizatörümüz matinenin 19’da, suarenin 21.30’da olduğunda ısrarcı.. Nikah salonu önünde saat 17 sularında beklerken, nikah davetlileri olduğunu sandığımız kişiler bize tuhaf bakışlar fırlatıyor. O anda tesadüfen afişten matinenin 17’de olduğunu öğreniyor, ilk bulduğumuz tuvalet dibinde organizatörün şaşkın bakışları arkasında alelacele soyunmaya başlıyoruz. Organizatöre kalsa, halen kadınlarla erkeklerin ayrı odalarda, bir perde arkasında soyunması gerektiğini düşünüyor. Bizim derdimizse tesadüfen 17’de olduğunu öğrendiğimiz oyuna yetişmek…
Nikah salonu demişken… Düzcede de nikah salonu açmışlar bize! Kent Oyuncuları dahil herkes orada oynarmış. Ama bu kez başoyuncu Nedim Saban’a “Damat Odası” açılmış. “İki Oda Bir Sinan” adlı oyunu oynuyoruz Düzce’de. Pizza kullanılıyor oyunda. Pizzacı Paşhan Yılmazel Domino’s Pizza’da çalışıyor rol icabı. Aksilik bu ya, sahne teknisyenleri Paşhan’ın tişörtünü İstanbul’da kurutemizlemecide unutmuş. Düzce’de Domino’s yok, o gün Paşhan, Cihad Pizza’da çalışır oldu, yeşil üniformayla sahneye çıktığında, ekibin en disiplinli oyuncusu Seden Kızıltunç tuttu kendini sadece, hepimiz yerlerdeydik.
Düzce’deki oyuna toplu bilet alan grup, herhalde kendi paralarını kendi bastırmış! Anladığım kadarıyla kalpazanlara grup satışı yapmışız. Düzce’den Bilecik’e geçtik, ekip arkadaşlarıma harcırahlarını vermiştim, lokantadan birer ikişer arıyorlar, sahte paralarla lokantada mahsur kalmışlar, iyi ki Bilecik küçük yer, patron olarak hemen yetişiverdim imdatlarına, ve tabi iyi ki, kredi kartımda limit varmış!
Bu tiyatroculuk aşkı nasıl bir şeydir ki, “the show must go on”a inanmışızdır bir kere! “Salaklar Sofrası” adlı oyunumuzla Karabük turnesine çıktığımız gün, daha İstanbul Elmadağ’da dekor kamyonumuz yandı ama turneler için yedek dekor yaptırmıştık. Karabük Mobilya Mağazasından edindiğimiz birkaç parça mobilya ile oyunu tamamladık. Kostümlerimiz ise o kadar isliydi ki, birbirinin yanına yaklaşan her oyuncu ötekinde şiddetli baş ağrısına neden oluyordu. Şimdiki aklım olsa, belki de bu durumlarda, “the show must not (!) go on “ derdim. The show go on oldu da ne oldu, Karabük mü kurtuldu? Türk Tiyatrosu mu ihya oldu? Madalya mı aldık? Zengin mi olduk? Anlatacak bir anımız daha oldu, işte o kadar! ( Üstelik oradaki organizatörden kesik de yedik. Kesik biz tiyatro sahiplerinin dilinde parayı eksik almak demektir)
Turne anıları derken, bundan 10/15 sene öncesine kadar, en az 45 gün yelken açılan yaz turnelerini anımsamamak sözkonusu olamaz. Nejat Uygur ustamız hasta yatağında halen İzmir Fuarı’nı sayıklarmış. Yaz turnesi gençler için plaj eğlencesi olabilir. Bir de titizliğiyle tanınan Erol Keskin ile deneyin bakalım! Salı Ziyaretleri’ni Kaş Antik Tiyatro’da oynuyoruz. Münzevi ve aksi ihtiyar Mr. Green’i oynayan Erol Keskin’i yarım saat plaja davet ettim. Aldığım cevabı yorumsuz paylaşıyorum: “Ne yani, Mr. Gren o gün Brooklyn’de plaja mı gitmiş? Hayatımda duyduğum en saçmasapan teklif!”
Geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız en saçmasapan olaylardan biriyse, Uşak’ta, “Samsun Sanat Tiyatrosu” ile pişti olmamızdı. Tiyatronun genel sanat yönetmeni, bir gece önce, nihayet Tiyatrokare’nin bir oyununu izleyeceği için sevinmiş, sonra afişe bakıp, saatlerin çakıştığını görünce oyunu izleyemeyeceğini anlamış, ardından Türk tiyatro tarihinde ilk kez iki tiyatronun aynı salonda hem matine, hem suarede pişti olduğuna tanık olmuş! Yanlış okumadınız. Halk eğitim merkezi yöneticileri, salonu aynı gün aynı saatte, iki tiyatroya kiralamışlar. Türk Tiyatro tarihinde ilk kez 6 saat içinde 4 oyun iç içe oynandı. Birinin dekoru kurulurken, diğerinin oyuncuları don ve sutyenle panik içinde antreye yetişmek için koşuyor, ötekinin seyircisinin bileti kesiliyor, diğerinin yönetmeni sahnelerin gereksiz yerlerinin nasıl kesilebileceği ve seyircilerin daha fazla bekletilmeyeceği oyuncularla oyun sırasında dramaturji toplantısı yapıyordu!
Şimdi ben çocukluğumda Bakırköy İlkokulunun sahnesinde yağmurlu bir günde bütün bir oyun boyunca kafama aşırı yapışkan yağmur suyunu yedikten sonra bunun aslında yalıtımı tamamlanmayan helanın suyu olduğunu anladığım zaman “işte memleketimden tiyatro manzaraları” diyerek bu gerçeği kanıksamış biriyim ama ya sizler bu yazıyı okuyunca bu memlekette özel tiyatro yaparak turneye çıkan özel insanların yaşadıklarına tanık olup kültür politikamıza gülecek misiniz, ağlayacak mısınız, yoksa bizlere saygı mı duyacaksınız? Hele hele halen özel tiyatroların salt tecimsel amaçlarla turneye çıktığını düşünüyorsanız, bu fikrinizi bir daha sorgulayacak mısınız?
Nedim Saban
19.06.2010
Bu yazı TEB Dergisi 2010 Ağustos sayısında yayınlanmıştır.
özel tiyatrolara devlet yardımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özel tiyatrolara devlet yardımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ağustos 2010 Çarşamba
1 Ağustos 2010 Pazar
EY KÜLTÜR BAKANLIĞI TİTRE VE KENDİNE DÖN
27 Haziran’da bu köşede “Özel Teatrolara Devlet İanesi” adlı bir yazı yazmış, özel tiyatrolarımıza 8 milyar ile 72 milyar arasında değişen ve bence köklü sanat kurumları için küçültücü olan devlet ianelerinin kaldırılmasını önermiştim.
Ardından Parkan Özturan, ödenekli tiyatroların satılan her bilette koltuk başına 75 lira zarar ettiğini yazmış. 8 liraya oyun izleyen bir seyircinin devlete maliyeti 83 lira.
Özel tiyatrolar olarak, bizler de, sanatımızı yaygınlaştırmak adına, “bilet fiyatlarımızı ödenekli tiyatrolarla aynı fiyatlara düşürelim, aradaki farkı devlet bize ödesin” önerim oldukça yankı buldu.
Ancak, ben yine de aşağıdaki yeni önerimin pek gerçekçi olmamakla beraber daha da çok yankılanacağına inanıyorum:
Eğer, büyüklerimiz özel tiyatro biletlerinin 8 lira olması ve aradaki farkın devlet tarafından karşılanmasını bürokratik olarak çözümleyemiyorlarsa,
Ankara Hilton’un Havuzbaşı’nda büyük bir kokteyl versinler özel tiyatrolara
Ayrılan 3 milyar ödenekle, tüm ödenekli tiyatrolara ayrılan ödeneği bu havuza atsınlar , sonra
her tiyatronun seyirci sayısını da bu havuza atılsın. (Al sanailköğretim seviyesinde bir havuz problemi)
Örneğin AST’ın 1, Tiyatro İstanbul’un 2, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun 2, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun 3, İzmir Devlet Tiyatrosu’nun 1, Antalya ve Konya Devlet Tiyatrosu’nun 0.5 oranında seyircisi çıkıyorsa, havuzdan çıkan ödeneği böyle bölüştürün.
Bu durumda sözgelimi İstanbul DT’nin kasasına 150, Antalya’nın kasasına 25 lira gireceği için, doğal olarak ya Antalya DT kadrosundaki fazlalıkları eleyecek , ya prodüksiyon niceliğini azaltacak, ya da prodüksiyonları sahnelerken izleyicinin beğenisini göz önüne alarak, kendisini seyirciye endeksli “tutan” oyunlar hazırlamak zorunda hisederek, prodüksiyon “niteliğini” arttıracaktır.
Ödenekli tiyatroların işlevi tabi ki sanat kalitesini yükseltmektir, ancak örneklemek gerekirse, geçtiğimiz yıl İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın yeni genel sanat yönetmeninin uyguladığı politika tamamen yanlıştır. Ayşenil Şamlıoğlu, kurum içinde huzursuzluk çıkmaması için pekçok kişiye mavi boncuk dağıtarak, 35 prodüksiyon asmış ve sanırım bu özelliğiyle bir dünya rekoru kırmıştır.
( Taş patlasa 8/10 10 yeni prodüksiyonla perde kapatan Royal Shakespeare Theatre ve Comedie Francaise, 4 yeni oyun sahneleyen Lincoln Center Theatre herhalde kıskançlık içindedir)
Şehir Tiyatroları’nın atölyeleri 35 oyunun dekor, kostümünü hazırlayacak altyapıya sahip olmadığı için, prodüksiyonlar dışarıya ihale edilmiştir. Üstüne üstlük, bunca yeni oyuna karşın, seyirci sayısı ve beğenisi göz önüne alınarak, tiyatronun parlak bir sezon geçirdiğini söylemeye bin şahit ister.
Oysa, havuzbaşında seyirciye endeksli yapılacak bir yeniden bütçelendirme çalışmasıyla, en azından bu tip kurumlara 35 yerine “az olsun ama iyi olsun” türünde bir salvo verilmesi pek yararlı olurdu! Ayşenil Şamlıoğlu’ndan tabi ki, seyirci çekmek için yönettiği dillere destan roman müzikali “Bana Mastikayı Çalsana ” kalitesinde (!) oyunlar beklemiyoruz, ancak zekası ve yaratıcı gücüyle, tabi ki yukarıda önerdiğim havuzdan fırlayacak bütçesinin de sınırlandırmalarıyla en iyi ve en halka hitap eden repertuarı oluşturabileceğinden eminim!
Bu sütunda eski Kültür Bakanı İstemihan Talay’la akrabalık ilişkisine dayanarak devlet yardımı ianesindeki tüm standartların kaldırılmasını başaran Ekin Tiyatrosu’nu eleştirmemin ardından Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatro başvurularında artık belli başlı standartlar gözetmesini sevinçle karşıladım.
Ancak, meslektaşlarımı, tiyatrolarının vergi borcu olmasının başvuruya engel olmadığını, sadece vergi durumunu belgelendirmeleri gerekliliğinde uyarmak isterim. Öte yandan, tiyatrolardan kdv, stopaj, gelir vergisi gibi diğer vergilerin kaldırılmasının, devletin tiyatroya dağıtacağı üç beş kuruştan çok daha etkin olacağının, ancak devlet babanın tiyatrocuların zincirlerini bu kadar ucuza bırakmayacağını, tiyatrocuları besleyen, gerektiğinde sansürleyen, patronajından bu kadar ucuza sıyrılmayacağını düşünmek gerekir.
Yıllardır tiyatrolarımıza para dağıtan komisyon üyelerinin oyunlarımızı seyretmediği, bu kişilerin bir çoğunun komisyonda bir dönem sadece Ankara Ekin Tiyatrosu’nun önerisiyle(!) bulundukları pek aşikardır.
Bakanlar değişir, komisyonlar niye değişmez? Çünkü, bu asırlık komisyon, oyunları izlemediği, tiyatroların ne yaptıklarını bile bilmedikleri halde, herkese mavi boncuk dağıtmıştır. Çok fazla çatlak ses çıkmadığı için, kurulu düzenin devam etmesine karar verilmiştir.
Pekçok konuda, bazen gereksiz bültenler de yayınlayabilen Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Türk Tiyatrosu’nun kaderini değiştiren bu meselede niye sessiz kalır ki? Neden tiyatro sanatının gelişim toplantılarına tiyatro izleyen eleştirmenler, ödül jürileri davet edilmez? Biz beş kişiyiz birbirimizi biliriz mantığıyla devletin 3 milyar ianesini üleştirip, haksızlıklara sessiz kalmak, tiyatro sanatımızı 8 milyar ile 72 milyar arasında değişen paralara satmak bizlere yaraşır mı?
Mesleki onurumuzun, ifade özgürlüğümüzün, zincirlerimizden arınmamızın bedelinin bu kadar ucuz olamayacağını bizi alkışlayanlara anlatmamız, onlara hesap vermemiz gerekmiyor mu?
Bu yazı yazarın Birgün Gazetesi'ndeki köşesinde 1 Ağustos'ta yayınlanmıştır.
Ardından Parkan Özturan, ödenekli tiyatroların satılan her bilette koltuk başına 75 lira zarar ettiğini yazmış. 8 liraya oyun izleyen bir seyircinin devlete maliyeti 83 lira.
Özel tiyatrolar olarak, bizler de, sanatımızı yaygınlaştırmak adına, “bilet fiyatlarımızı ödenekli tiyatrolarla aynı fiyatlara düşürelim, aradaki farkı devlet bize ödesin” önerim oldukça yankı buldu.
Ancak, ben yine de aşağıdaki yeni önerimin pek gerçekçi olmamakla beraber daha da çok yankılanacağına inanıyorum:
Eğer, büyüklerimiz özel tiyatro biletlerinin 8 lira olması ve aradaki farkın devlet tarafından karşılanmasını bürokratik olarak çözümleyemiyorlarsa,
Ankara Hilton’un Havuzbaşı’nda büyük bir kokteyl versinler özel tiyatrolara
Ayrılan 3 milyar ödenekle, tüm ödenekli tiyatrolara ayrılan ödeneği bu havuza atsınlar , sonra
her tiyatronun seyirci sayısını da bu havuza atılsın. (Al sanailköğretim seviyesinde bir havuz problemi)
Örneğin AST’ın 1, Tiyatro İstanbul’un 2, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun 2, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun 3, İzmir Devlet Tiyatrosu’nun 1, Antalya ve Konya Devlet Tiyatrosu’nun 0.5 oranında seyircisi çıkıyorsa, havuzdan çıkan ödeneği böyle bölüştürün.
Bu durumda sözgelimi İstanbul DT’nin kasasına 150, Antalya’nın kasasına 25 lira gireceği için, doğal olarak ya Antalya DT kadrosundaki fazlalıkları eleyecek , ya prodüksiyon niceliğini azaltacak, ya da prodüksiyonları sahnelerken izleyicinin beğenisini göz önüne alarak, kendisini seyirciye endeksli “tutan” oyunlar hazırlamak zorunda hisederek, prodüksiyon “niteliğini” arttıracaktır.
Ödenekli tiyatroların işlevi tabi ki sanat kalitesini yükseltmektir, ancak örneklemek gerekirse, geçtiğimiz yıl İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın yeni genel sanat yönetmeninin uyguladığı politika tamamen yanlıştır. Ayşenil Şamlıoğlu, kurum içinde huzursuzluk çıkmaması için pekçok kişiye mavi boncuk dağıtarak, 35 prodüksiyon asmış ve sanırım bu özelliğiyle bir dünya rekoru kırmıştır.
( Taş patlasa 8/10 10 yeni prodüksiyonla perde kapatan Royal Shakespeare Theatre ve Comedie Francaise, 4 yeni oyun sahneleyen Lincoln Center Theatre herhalde kıskançlık içindedir)
Şehir Tiyatroları’nın atölyeleri 35 oyunun dekor, kostümünü hazırlayacak altyapıya sahip olmadığı için, prodüksiyonlar dışarıya ihale edilmiştir. Üstüne üstlük, bunca yeni oyuna karşın, seyirci sayısı ve beğenisi göz önüne alınarak, tiyatronun parlak bir sezon geçirdiğini söylemeye bin şahit ister.
Oysa, havuzbaşında seyirciye endeksli yapılacak bir yeniden bütçelendirme çalışmasıyla, en azından bu tip kurumlara 35 yerine “az olsun ama iyi olsun” türünde bir salvo verilmesi pek yararlı olurdu! Ayşenil Şamlıoğlu’ndan tabi ki, seyirci çekmek için yönettiği dillere destan roman müzikali “Bana Mastikayı Çalsana ” kalitesinde (!) oyunlar beklemiyoruz, ancak zekası ve yaratıcı gücüyle, tabi ki yukarıda önerdiğim havuzdan fırlayacak bütçesinin de sınırlandırmalarıyla en iyi ve en halka hitap eden repertuarı oluşturabileceğinden eminim!
Bu sütunda eski Kültür Bakanı İstemihan Talay’la akrabalık ilişkisine dayanarak devlet yardımı ianesindeki tüm standartların kaldırılmasını başaran Ekin Tiyatrosu’nu eleştirmemin ardından Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatro başvurularında artık belli başlı standartlar gözetmesini sevinçle karşıladım.
Ancak, meslektaşlarımı, tiyatrolarının vergi borcu olmasının başvuruya engel olmadığını, sadece vergi durumunu belgelendirmeleri gerekliliğinde uyarmak isterim. Öte yandan, tiyatrolardan kdv, stopaj, gelir vergisi gibi diğer vergilerin kaldırılmasının, devletin tiyatroya dağıtacağı üç beş kuruştan çok daha etkin olacağının, ancak devlet babanın tiyatrocuların zincirlerini bu kadar ucuza bırakmayacağını, tiyatrocuları besleyen, gerektiğinde sansürleyen, patronajından bu kadar ucuza sıyrılmayacağını düşünmek gerekir.
Yıllardır tiyatrolarımıza para dağıtan komisyon üyelerinin oyunlarımızı seyretmediği, bu kişilerin bir çoğunun komisyonda bir dönem sadece Ankara Ekin Tiyatrosu’nun önerisiyle(!) bulundukları pek aşikardır.
Bakanlar değişir, komisyonlar niye değişmez? Çünkü, bu asırlık komisyon, oyunları izlemediği, tiyatroların ne yaptıklarını bile bilmedikleri halde, herkese mavi boncuk dağıtmıştır. Çok fazla çatlak ses çıkmadığı için, kurulu düzenin devam etmesine karar verilmiştir.
Pekçok konuda, bazen gereksiz bültenler de yayınlayabilen Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Türk Tiyatrosu’nun kaderini değiştiren bu meselede niye sessiz kalır ki? Neden tiyatro sanatının gelişim toplantılarına tiyatro izleyen eleştirmenler, ödül jürileri davet edilmez? Biz beş kişiyiz birbirimizi biliriz mantığıyla devletin 3 milyar ianesini üleştirip, haksızlıklara sessiz kalmak, tiyatro sanatımızı 8 milyar ile 72 milyar arasında değişen paralara satmak bizlere yaraşır mı?
Mesleki onurumuzun, ifade özgürlüğümüzün, zincirlerimizden arınmamızın bedelinin bu kadar ucuz olamayacağını bizi alkışlayanlara anlatmamız, onlara hesap vermemiz gerekmiyor mu?
Bu yazı yazarın Birgün Gazetesi'ndeki köşesinde 1 Ağustos'ta yayınlanmıştır.
4 Temmuz 2010 Pazar
ÖZEL TEATROLARA DEVLET İANESİ
Özel tiyatrolara devlet yardımı birkaç yıl önce sürpriz bir kararname ile kaldırıldığı zaman, meselenin haksızlık olduğuna inanarak, o zaman bünyesinde bulunduğum, ancak şu dönem istifa etmiş olmaktan gurur duyduğum özel tiyatrolar derneği ile dönemin kültür bakanı Atilla Koç’un kapısına dayanmıştım. Bakan, İstemihan Talay’ın yeğeni olduğu söylenen Ekin Tiyatrosu’nun sahibinin oluşturduğu komitedeki tiyatro patronlarının ısrarları üzerine durup dururken kaldırdığı yönetmeliği, yardımcılarının “istemezük” haykırışlarına rağmen durup dururken yeniden yürürlüğe koydu. Hatta bu kez tiyatrolara yardım için aranan ön koşullar, kıstaslar tamamen değiştirilmişti..
O gün yönetmelik niye iptal edildi, niye tekrar yürürlüğe girdi, bakan dahil hiçbirimiz anlayamamıştık Atilla Koç ile ben, uyku muhabbetine dalmıştık. Geceleri az mı uyuyordu? Malum, çok kitap okuyan, edebiyat aşığı biriydi. Sonra, bakanın, benim gibi uyku apnesi hastası olduğunu anladım. Derin uyku uyuyamadığı için, gün içinde yorgunluklar yaşıyordu. Neyse, bunlar derin mevzular. Ama asıl derin olan mesele, yönetmeliğin niye hafifletildiği! Yönetmelik hafifletilmişti çünkü bu durumda, profesyonel tiyatroların yanında dernek, vakıf güçlendirme vakfı, bir tarikatın vakfı, bakkal, çakkal derken herkesler rahatça yardım alabilecekti. Şimdiki kültür bakanı Ertuğrul Günay, iyi ki, yönetmeliğin yumuşak karnını köy tiyatrolarını, bölge tiyatrolarını destekleyerek Türk Tiyatrosu’na hayırlı bir iş yapmak amacıyla kullanıyor. Ama kıstasları özellikle “tiyatro sanatına yararlı olmak ” kadar geniş ve belirsiz tutulan bir yönetmelik, ileride kötüniyetli kişilerin, iktidar sahiplerin, bakanların, bakan yeğenlerinin elinde çok tehlikeli olacaktır.
Gazanfer Özcan usta yıllarca vergi borcu nedeniyle yardım alamadı. Bazı tiyatroların aldığı yardım, yönetmelikteki acımasız maddeler nedeniyle otomatik olarak vergi dairesine ödendi. Kültür Bakanlığı, yıllarca Maliye Bakanlığı’nın bekçiliğini yaptı. Buna sosyal demokrat bakanlar bile mani olamadı. Ama AKP, yönetmelikteki tiyatrolardan vergi borcunun ödendiği ya da ertelendiğini sorgulatan maddeyi kaldırttı. Sonuçta devlet zaten vergisinin peşine düşer, bunu tahsil etmek Kültür Bakanlığı’nın işi değil ama artık, verginizi ödeyen ya da en azından beyan eden , oyuncularınızın sosyal haklarına saygılı, telif haklarınızı ödeyen bir kurum olmanızın ayırıcı bir özelliği yok, kalmadı.
Sözümona, proje bazında yardım veriyorlar. Tiyatrokare olarak geçen sene 6 kişilik yabancı bir komedi oynadık, bu yıl Türkiye’nin onurunu tüm dünyada taşımış bir yazarının sevilen bir romanını adapte etmek için 15 aydır seferber olduk, dramaturglar, tasarımcılar, uyarlama ekipleri çalıştı, yine B kategorisinde tiyatro olarak yardım aldık.
Ne yapmak lazım A olmak için? Kimin aaazına bakmak lazım? Ortada bakanlığın sahibi gibi dolaşan ve üç ayrı isimle yardım alan kişilerin ağzına bakmayı bırakın, onlara meslektaşım bile diyemem. Varsın bakanlık onlara A desin, gitsinler hesap bakiyelerini seyirciyle kapatsınlar.
Bakanlık, yardım karşılığında, 25 oyun oynama şartı koşuyor. Bunlardan 2 oyunu ücretsiz oynuyorsunuz. Ücretsiz oyun oynamak kolay mı bu zamanda? Yardımın beşte biri gitti zaten! Madem halka ücretsiz oyun oynattın, bari bunun organizasyonunu doğru dürüst sağla, ben de binlerce kişiye ücretsiz perde açmanın coşkusunu yaşayayım. Meslektaşlarım da katılacaklardır , bu nasıl bir dünyadır ki ücretli oyunlarımız ücretsizlerden daha çok doluyor?
Yıllardır söylüyoruz. 6 ya da 8 liraya perde açan ödenekli tiyatroların devlete maliyeti ortada. Kaldırın şu iane dağıtır gibi gönderdiğiniz para yardımını. Biz özel tiyatrolar da 6 ya da 8 liraya hizmet verelim, ödenekli tiyatroları yaptığınız gibi, sattığımız her biletin geri kalan kısmını sübvanse edin.
Devlet bizlere 8 milyar ile 70 milyar arasında para ödemek için, kapısında bekletiyor. Komik paralar, tiyatrolarımızın tanıtım giderlerini bile karşılamıyor Üstelik bu yıl, yardımları dağıtırken bir kurnazlık daha yapılmış, devlete artık faturanın aslını beyan ediyorsunuz. Bu ne demektir? Hani ücretsiz oyunla aldığınızın %20’sini devlete ödediniz ya, faturaları masraf olarak beyan edemediğiniz için %18 KDV, % 35 da gelir vergisinden düşememek demektir. İşin IMF’cesi, sezon başında aldığınız yardımın %75’ini mevsim sonunda seve seve devlete geri ödüyorsunuz.
Müjdat Gezen, onurlu davranıp, yardıma başvurmuyor bile. Tiyatrosu para kazandığı için mi? Hayır. Başka işlerden kazanıp, tiyatroya yatırıyor. Doğrusu ben AKM eylemine katıldıktan sonra A’dan B’ye düşmüş, belki bu yazıdan sonra C’ye düşecek bir tiyatronun yönetmeni olarak, kazanılmış hakkımı geri vermemekten yanayım.
Çünkü ne yazık ki, bir ödenekli tiyatronun çiçeği burnunda genel sanat yönetmeni asistanı Çiçek Bar’dan İstinye Park’a makam arabasıyla gidiyor.. Yani Müjdat Hoca’nın öğrencilerinin hakkını gasp ediyor. Böyle olunca da, İskender Pala’nın ödenekli kurumlar hakkında yazdığı yazıya karşı kendini siper ediyorsun ama bunca haksızlığın yaşandığı bu memlekette devletin dağıttığı ianeye karşı bir alternatif yaratılana kadar, istemeden de olsa, kazanılmış hakkının %75’ini geri vermek koşuluyla, bu haksızlığa katlanıyorsun.
O gün yönetmelik niye iptal edildi, niye tekrar yürürlüğe girdi, bakan dahil hiçbirimiz anlayamamıştık Atilla Koç ile ben, uyku muhabbetine dalmıştık. Geceleri az mı uyuyordu? Malum, çok kitap okuyan, edebiyat aşığı biriydi. Sonra, bakanın, benim gibi uyku apnesi hastası olduğunu anladım. Derin uyku uyuyamadığı için, gün içinde yorgunluklar yaşıyordu. Neyse, bunlar derin mevzular. Ama asıl derin olan mesele, yönetmeliğin niye hafifletildiği! Yönetmelik hafifletilmişti çünkü bu durumda, profesyonel tiyatroların yanında dernek, vakıf güçlendirme vakfı, bir tarikatın vakfı, bakkal, çakkal derken herkesler rahatça yardım alabilecekti. Şimdiki kültür bakanı Ertuğrul Günay, iyi ki, yönetmeliğin yumuşak karnını köy tiyatrolarını, bölge tiyatrolarını destekleyerek Türk Tiyatrosu’na hayırlı bir iş yapmak amacıyla kullanıyor. Ama kıstasları özellikle “tiyatro sanatına yararlı olmak ” kadar geniş ve belirsiz tutulan bir yönetmelik, ileride kötüniyetli kişilerin, iktidar sahiplerin, bakanların, bakan yeğenlerinin elinde çok tehlikeli olacaktır.
Gazanfer Özcan usta yıllarca vergi borcu nedeniyle yardım alamadı. Bazı tiyatroların aldığı yardım, yönetmelikteki acımasız maddeler nedeniyle otomatik olarak vergi dairesine ödendi. Kültür Bakanlığı, yıllarca Maliye Bakanlığı’nın bekçiliğini yaptı. Buna sosyal demokrat bakanlar bile mani olamadı. Ama AKP, yönetmelikteki tiyatrolardan vergi borcunun ödendiği ya da ertelendiğini sorgulatan maddeyi kaldırttı. Sonuçta devlet zaten vergisinin peşine düşer, bunu tahsil etmek Kültür Bakanlığı’nın işi değil ama artık, verginizi ödeyen ya da en azından beyan eden , oyuncularınızın sosyal haklarına saygılı, telif haklarınızı ödeyen bir kurum olmanızın ayırıcı bir özelliği yok, kalmadı.
Sözümona, proje bazında yardım veriyorlar. Tiyatrokare olarak geçen sene 6 kişilik yabancı bir komedi oynadık, bu yıl Türkiye’nin onurunu tüm dünyada taşımış bir yazarının sevilen bir romanını adapte etmek için 15 aydır seferber olduk, dramaturglar, tasarımcılar, uyarlama ekipleri çalıştı, yine B kategorisinde tiyatro olarak yardım aldık.
Ne yapmak lazım A olmak için? Kimin aaazına bakmak lazım? Ortada bakanlığın sahibi gibi dolaşan ve üç ayrı isimle yardım alan kişilerin ağzına bakmayı bırakın, onlara meslektaşım bile diyemem. Varsın bakanlık onlara A desin, gitsinler hesap bakiyelerini seyirciyle kapatsınlar.
Bakanlık, yardım karşılığında, 25 oyun oynama şartı koşuyor. Bunlardan 2 oyunu ücretsiz oynuyorsunuz. Ücretsiz oyun oynamak kolay mı bu zamanda? Yardımın beşte biri gitti zaten! Madem halka ücretsiz oyun oynattın, bari bunun organizasyonunu doğru dürüst sağla, ben de binlerce kişiye ücretsiz perde açmanın coşkusunu yaşayayım. Meslektaşlarım da katılacaklardır , bu nasıl bir dünyadır ki ücretli oyunlarımız ücretsizlerden daha çok doluyor?
Yıllardır söylüyoruz. 6 ya da 8 liraya perde açan ödenekli tiyatroların devlete maliyeti ortada. Kaldırın şu iane dağıtır gibi gönderdiğiniz para yardımını. Biz özel tiyatrolar da 6 ya da 8 liraya hizmet verelim, ödenekli tiyatroları yaptığınız gibi, sattığımız her biletin geri kalan kısmını sübvanse edin.
Devlet bizlere 8 milyar ile 70 milyar arasında para ödemek için, kapısında bekletiyor. Komik paralar, tiyatrolarımızın tanıtım giderlerini bile karşılamıyor Üstelik bu yıl, yardımları dağıtırken bir kurnazlık daha yapılmış, devlete artık faturanın aslını beyan ediyorsunuz. Bu ne demektir? Hani ücretsiz oyunla aldığınızın %20’sini devlete ödediniz ya, faturaları masraf olarak beyan edemediğiniz için %18 KDV, % 35 da gelir vergisinden düşememek demektir. İşin IMF’cesi, sezon başında aldığınız yardımın %75’ini mevsim sonunda seve seve devlete geri ödüyorsunuz.
Müjdat Gezen, onurlu davranıp, yardıma başvurmuyor bile. Tiyatrosu para kazandığı için mi? Hayır. Başka işlerden kazanıp, tiyatroya yatırıyor. Doğrusu ben AKM eylemine katıldıktan sonra A’dan B’ye düşmüş, belki bu yazıdan sonra C’ye düşecek bir tiyatronun yönetmeni olarak, kazanılmış hakkımı geri vermemekten yanayım.
Çünkü ne yazık ki, bir ödenekli tiyatronun çiçeği burnunda genel sanat yönetmeni asistanı Çiçek Bar’dan İstinye Park’a makam arabasıyla gidiyor.. Yani Müjdat Hoca’nın öğrencilerinin hakkını gasp ediyor. Böyle olunca da, İskender Pala’nın ödenekli kurumlar hakkında yazdığı yazıya karşı kendini siper ediyorsun ama bunca haksızlığın yaşandığı bu memlekette devletin dağıttığı ianeye karşı bir alternatif yaratılana kadar, istemeden de olsa, kazanılmış hakkının %75’ini geri vermek koşuluyla, bu haksızlığa katlanıyorsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)